Tanrı inancı ve sonsuz bir ilah anlayışı, bir şartlanmışlıktan mı ibarettir?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Sual Detayı

– Bu iddiaya yanıt verebilir misiniz? Lütfen yardım edin kafam fazlaca karıştı Ateistlerin iddiası:
– Bir fotoğraf ressamsız olmaz, bir toplu iğne bile ustasız olmaz, bu evren iyi mi sahipsiz olur türü iddialar, bu mevzuda inançlı kesimin çocukluktan beri maruz kaldıkları şartlanmaların ürünüdür ve günlük hayatta karmaşık düzeneklerin insan yapısı olmasının, insanoğlunun kendisinin ve tüm evrenin de bilgili bir tasarım ürünü olduğu anlamına geleceğini düşünmekten doğar. Tamamen şartlanmış ve çeşitli gizli saklı kabullere dayalı bir fikir tarzıdır bu.
– Ek olarak, evrenin tasarlanmış olduğu düşünülse bile bu cevaptan fazlaca sual yaratacaktır. O süre o tasarımcının kökenini açıklamak gerektirme edecektir şundan dolayı. Eğer bu dünya ve evren, tasarlandıklarını bizlere düşündürecek düzeyde seviye ve amaç dolu ise, onları tasarlayan varlık daha da yüksek bir seviye ve amaç gerektirir anlama gelir bu ve aynı fikir çizgisi gereği o varlığın da tasarımcısını aramak gerekir o süre. Dolayısıyla, seviye, amaç ve tasarım argümanları insanı bir yere götürmez.
– Sonuçta tasarlanmamış bir şeye dayandırılmak zorundadır her şey. Bu tasarlanmamış şeyin Tanrı’nın kendisi yada evrenin kendisi olması içinde ise ilke olarak fark yoktur. Bu yüzden Tanrı benzer biçimde açıklamaları gereksiz yere karmaşıklaştıracak ek bir faktöre gerekseme yoktur. Tanrı’sız izahat daha mütevazi ve daha basittir.
– Bilimde izahat bilinmeyenleri arttıran değil azaltan şeylere denir. Tanrı diye bir terimi işin içine katmak, bilinmeyenleri azaltmaz, arttırır. Bundan dolayı bu sefer bir tek Tanrı’nın evreni iyi mi yarattığını değil, bununla beraber Tanrı’nın iyi mi oluştuğunu (ya da kökenini), Tanrı’nın iyi mi bir şey bulunduğunu, malum evren ile iyi mi iletişime geçtiğini, vs de açıklamak gerekmektedir.
– Dolayısıyla Tanrı iyi bir izahat değildir. Tanrı’sız bir izahat daha iyi, daha bilimseldir.

Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

Bu hayal ürünü kuruntu dolu mesnetsiz düşünceye yanıt vermek bile -bizce- abesle iştigaldir. Fakat, sual sorulmuş olduğu için kısa kısa yanıt vermekte fakirlik hasıl olmuştur.

 “Bir fotoğraf ressamsız olmaz, bir toplu iğne bile ustasız olmaz, bu evren iyi mi sahipsiz olur türü iddialar, bu mevzuda inançlı kesimin çocukluktan beri maruz kaldıkları şartlanmaların ürünüdür …” iddiası hakikaten bir zavallılığın ifadesidir. Aslolan şartlanma, ateist ve materyalistlerin iki-üç yüz yıldan beri eğitimde “bilimsellik” adı altında maruz kaldıkları “tanrı tanımazlık” benzer biçimde kuruntuya dayalı bir aşının ürünüdür.

Bununla birlikte, eğer şartlandırma ile bazı hakikatler oluşuyorsa, onlar da “güneşin olmadığına” şartlansınlar. Sabah-akşam bu fikir ile hop oturup hop kalksınlar; bakalım hakikaten güneş onların bu şartlanmalarına uygun olarak yok olacak mı?

Keza, eğer bu iddia doğru ise, ateistler, ontolojik süre bağlamında bir tek iğnenin ustasız; bir tek harfin yazarsız, bir tek binanın mimarsız, bir tek incir çekirdeğinin kendiliğinden meydana geldiğini göstersinler… Gösteremezler; şundan dolayı böyle bir durum yoktur.

“Eğer bu dünya ve evren, tasarlandıklarını bizlere düşündürecek düzeyde seviye ve amaç dolu ise, onları tasarlayan varlık daha da yüksek bir seviye ve amaç gerektirir anlama gelir bu ve aynı fikir çizgisi gereği o varlığın da tasarımcısını aramak gerekir o süre…” iddiası temelden çürüktür. Bundan dolayı;

a) Öncelikle evrenin mükemmel bir yapı olmadığını söylemek için insanoğlunun gözü kör olması lazımdır.

İnsanlık zamanı süresince, din adamları, felsefeciler, bilim adamları aklı başlangıcında hepimiz bu evrenin fazlaca mükemmel bir halde bulunduğunu kabul etmişlerdir. Yedi renkli ışık sahibi güneşin, onunla alışveriş halinde olan ve et-irin-sinirlerden meydana gelen gözün mükemmel olmadığını söyleyenin iki gözünün de kör olması gerekir. Hatta bu bile yetmez, kalp gözü olan basiretinin de ve insanlığının da kör olması gerekir.

– Bir kent ahalisinin yaşamını sağlaması için ihtiyaç duyulan altı yapıyı oluşturan su, elektrik, kanalizasyon, telsiz-telefon benzer biçimde şebekelerinin bir tasarlama sonucu olmadığını, kendiliğinden rastlantı eseri meydana geldiğini iddia eden bir insanın aklından kuşku etmeyen bir tek Tanrı’ın kulu bulunmaz.

Peki, bu şebekelerden bin kat daha sanatlı olan milyarlarca insanoğlunun yaşamının olamazsa olmaz şartı olan anatomisi, metabolizması için lüzumlu sindirim organları, gövde ile beyin içinde kurulan telsiz-telefon hatlarının, elektrik ve su şebekesinin, gıdaların giriş ve çıkış yolları ve ambarlarının bu harikalar harikası teşkilatının rastlantı oyuncağı bulunduğunu söyleyen hiç kimseye –en yakınları tarafından- tımarhane yolu gösterilmez mi? Bunda şüphesi olan bunu denesin…. Rastgele bazı insanların bulunmuş olduğu bir mecliste “İstanbul’un alt yapısı ve söz mevzusu şebekelerinin kendiliğinden bulunduğunu” söylesin, bakalım.! Iyi mi bir tepki alır görsün!..

Zerre kadar aklı olan birçok amaç ve hedefi gözeten sanatlı işlerin yüzde yüz bir “akıllı tasarım” ürünü bulunduğunu anlamış olur…

b) “Bu akıllı tasarımı yapanın da bir tasarımcısının olması lüzumlu olduğu… Tanrı’sız izahat daha mütevazi ve daha basittir. Bilimde izahat bilinmeyenleri arttıran değil azaltan şeylere denir. Tanrı diye bir terimi işin içine katmak, bilinmeyenleri azaltmaz, arttırır.” iddiası da çürüktür. Ilkin bilmek gerekir ki, “her tasarımcının bir üst tasarımcısının olması” düşüncesi, ilk etapta doğru benzer biçimde görünse de incelem edildiğinde doğru olmadığı görülür.

İslam alimleri/Kelamcıları, filozofları on dört çağ ilkin bu mevzuyu düşünmüş, incelemiş, akıl ölçüsüne gore tartmış ve bunun imkânsız bulunduğunu kanıtlama etmişlerdir.

“Teselsül” adı ile anılan bu imkânsızlığı şöyleki özetleyebiliriz: Diyelim ki, bu tasarımcıyı başka bir tasarımcı yaratmış; onu da başka biri, onu da başka biri… Bu işin “teselsül/zincirleme” olarak sonsuza uzanması imkânsızdır. O halde bir zincirleme yaratılış düşüncesinin son olarak bir yerde durması aklın gereğidir.

– Bu gerçeği gören bazı filozoflar, bunu “ukul-u aşere=on akıl” adıyla ortaya koydukları bir sistem içinde tasarlamışlar. Onlara gore, dünyayı yaratan aklı başka bir akıl, onu da başka bir akıl, son olarak onuncu akıl son olarak tasarımcıdır ve o yaratılmamıştır. Aslına bakarsak bu fikir seçimi da felsefenin safsatalarından biridir. Bundan dolayı, on akıl yerine “her şeyi tek bir yaratıcıya” bağlama en kolayı, en makul ve mantıklı olanıdır. Bundan dolayı, kâinatı yaratabilecek bir kudret sahibini yaratmaktansa, kâinatı direkt yaratmak daha kolaydır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifade etmiş olduğu benzer biçimde;

“Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın; sonrasında saati çarklarla tertib edip tanzim etsin, daha mı kolaydır? Yoksa hârika bir makineyi, o çarklar içinde yapsın; sonrasında saatin yapılmasını o makinenin camid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır? Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi o insafsız aklınla sen söyle, sen başat ol!”

“Veyahud bir kâtib; mürekkeb, kalem, kâğıdı getirdi. Onunla kendi bizzât o kitabı yazsa, daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıd, mürekkeb, kalem içinde o kitabdan daha san’atlı, daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsus olarak bir yazı makinesi icad etsin; sonrasında o şuursuz makineye ‘Haydi sen yaz.’ desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz kere yazıdan daha müşkil (zor) değil midir?” (bk. Asa-yı Musa, s.168)

– Acaba bir tek varlığın öncesiz, önsüz olduğuna inanmak mı daha kolaydır, yoksa milyarlarca varlığın önsüz bulunduğunu kabul etmek mi daha kolaydır?

– Dindar ve dinsiz hepimiz evren denilen bir varlığın olduğunda hemfikirdir. Bu evrenin iyi mi olduğu mevzusunda ihtilaf vardır. Tanrı’ın verdiği akıl ve mantığı kullandığımızda şunu kabul etmek zorundayız ki, eğer bu evrenin yaratıcısının bir tek bulunduğunu kabul edersek, öncesiz/önsüz bir tek varlığın olduğuna inanmış oluruz.

Eğer bu evrenin kendi kendisini yarattığını (iyi mi oluyorsa.!) düşürsek, trilyonlarca element, atom, molekül, hücre ve organların önsüz bulunduğunu kabul etmek zorunda kalacağız.

Gariptir ki, bir tek yaratıcının öncesiz/önsüz bulunduğunu aklına sığıştırmayanlar, adeta sonsuz varlıkları öncesiz/önsüz kabul etmekte bir sakınca görmemektedir…

c) “Bundan dolayı (eğer bir tanrı kabul edilirse) bu sefer bir tek Tanrı’nın evreni iyi mi yarattığını değil, bununla beraber Tanrı’nın iyi mi oluştuğunu (ya da kökenini), Tanrı’nın iyi mi bir şey bulunduğunu, malum evren ile iyi mi iletişime geçtiğini, vs de açıklamak gerekmektedir…” iddiası da ötekiler benzer biçimde örümcek ağına benzer. Bir üfürdün mü uçar gider… Bundan dolayı:

– Azca ilkin açıklanmış olduğu benzer biçimde, bir tek varlığın öncesiz/önsüz bulunduğunu kabul etmek âdeta sonsuz varlıkları önsüz kabul etmekten daha kolaydır.

“Tanrının iyi mi oluştuğunu…” ifadesi büyün bir cehaletin eseridir. Bundan dolayı bu ifade, Tanrı’ın sonradan meydana geldiği anlamına gelir. Oysa soruda da netice itibariyle anlatılan şey; “Bu evrenin kendiliğinden mi oluştuğu yada onu önsüz bir varlık/Tanrı tarafınca mı yaratıldığı” hususudur. Probleminin aslolan teması ile bu ifade ciddi bir çelişkiyi barındırmaktadır.

– Bununla birlikte, bir şeyin varlığını bilmek, onun mahiyetini bilmeyi gerektirmez. Bu gün milyarlarca insan bizzat kendi anatomisinin mahiyetini bilmekten acizdir. Fakat varlığından asla kuşku etmez. Devamlı kullandığımız gözümüzün mahiyetini kaç kişimiz biliyor?

İmam Busiri’nin şiirinde söylediği benzer biçimde,

“İnsan kendisinin mahiyetini bile tam kavramazken/Öncesiz olan Tanrı’ın mahiyetini iyi mi kavrayabilir:.!

O/Tanrı ki tüm varlıkları yoktan yaratan -Öncesiz-bir varlıktır/Sonradan var olmuş insanoğlu onun mahiyetini iyi mi algı edebilir!..”

– Tanrı’ın evreni yaratmasını idrak etmek fazlaca kolaydır. Bundan dolayı, Kur’an’ın bizlere öğrettiği Tanrı, ezelidir/önsüzdür, sonsuz ilim, kudret, hikmet, irade sahibidir.

“O bir şeyin var olmasını dilediğinde onun buyruğu bir tek ‘OL!..’ anlama gelir, o şey derhal oluverir.” (Yasin, 36/82)

mealindeki ayet ve benzerlerinde sonsuz ilim, kudret ve mutlak irade sahibi bir yaratıcıdan söz edilmektedir.

Acaba, cansız, akılsız, şuursuz, bilgisiz olan elemente, atom ve moleküllere yaratıcılık vasfını vermenin mantıklı bir açıklaması olabilir mi?

Kaldı ki, bir atomun öteki bir atomu ilk olarak yaratması için kendisinin evvelde var olması gerekir.

– Tanrı aşkına biri çıksın şunu izah etsin:

Bizlere gören gözü, görmesi için de güneşi kim yaratmış olabilir?

Yaşantımız devam ettirmek için akciğerlerimizi ve bu akciğerlerin nefes alması için oksijeni kim yaratmış olabilir?  

Varlığımızın biyolojik devamı için bizlere mideyi veren, yeryüzünü de ona gore bir nimet sofrası haline getiren kim olabilir?

İrin ve sinir liflerinden oluşan beynimize bilinç, bellek ve daha binlerce fonksiyonu takan kim olabilir?  

Denizlerden su buharlarını rüzgarlara bindirerek âdeta -bir damıtma yöntemiyle– yukarılara kaldıran, onları bulutlarda su, dolu ve kar çekline dönüştüren ve bu tarz şeyleri yeniden yeryüzüne indiren ve bununla canlılar için ihtiyaç duyulan gıdaları, bitkileri yetiştiren ve hayatımızı devam ettirmek için bunun benzer biçimde pek fazlaca yardımları icra eden kim olabilir?  

Cansız, sağır, kör, şuursuz atomlar, elementler, evrenin organları mı?

Eğer delilerden oluşan bir grup insanı  bir araya getirmek suretiyle onlardan âkil bir meclis oluşturmak mümkünse buna da olasılık verilebilir?

Yoksa bu fikir bir hezeyan-ı küfriden öteye geçemez.

Zira, bu cansız, şuursuz, sağır, kör  unsurlardan bu kadar mükemmel canlı, şuurlu, işiten, gören varlıklar yaratan, sadece, ilim sahibi, hikmet ve kudret sahibi Tanrı yapabilir…

İlave data için tıklayınız:

– Bütün varlıkları Allah yarattı; öyleyse -haşa- Allah’ı kim yarattı?
– ​Madde niçin ezeli değildir? Allah nasıl ezeli olur?

Merhaba ve yakarma ile…
Sorularla İslamiyet

Kunfeyakun12345 tarafınca Ct, 12/09/2015 – 00:41 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir