Tanrı niçin önceki dinleri muhafaza etmedi de İslamiyeti muhafaza etti? ilk din Yahudilik idi ve sonrasında diger kitaplar indi; acaba bunun sebepleri nedir?.. Niçin Yahudilik tek din olarak kalmadı?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

İlk din Yahudilik değildir. Ondan ilkin de fazlaca şeriatlar ve peygamberler gelmiştir.

Hikmetini anlayamadığımız bazı şeylerde Tanrı’a bırakmak, imanımızın kemalini ve dinimizdeki sadakatimizi gösterir.

Tanrı’ın yeryüzünde yarattığı şeylerin hepsi bir değildir. Kimini sebeplere bağlar, kimini sebepsiz vasıtasız yaratır. Örneğin insanların hepsi bir anne ve babadan gelirken Hz. Ademi (as) hem anne hem babasız, Hz. İsa (as)’ı babasız, Hz. Havva’yı annesiz olarak Hz. Adem’den yaratmıştır. Demek ki umumi kanunların haricinde kimi zaman hususi olarak hareket etmektedir.

Ek olarak ateş yakar, ay ikiye yarılmaz, ağaç yürümez, asa yılan olması imkansız; sebepler açısından böyledir. Sadece, Hz. İbrahim (as) yanmamış, Ay ikiye ayrılmış, ağaç Peygamberimizin (asm) direktifiyle yürümüş, Hz. Musa (as)’ın Asası da yılan olmuştur. Tanrı’ın izniyle ve muradıyla bunlarda değişim olmuştur.

Gene bazı peygamberler gelmiş, göndermiş olduğu ümmetleri tarafınca öldürülmüştür. Fakat Hz. Musa (as), Hz. İbrahim (as), Hz. Muhammed (asm) şeklinde bazı peygamberlerini de muhafaza ederek korumuştur.

İşte aynı durum kitaplar de ilgilendiriyor olabilir. Öteki kitapların değiştirilmesine müsaade eden Tanrı, hususi olarak lütfuyle Kur’an-ı Kerim’in değiştirilmesini engellemiştir. Bu sebepten dolayı Kur’an’ın hususi koruması altında bulunduğunu belirtmiştir.

Hz İbrahim (as)’i ateşte yakmayıp sakınan Tanrı, Kur’an-ı Kerimi de değişiklikten muhafaza etmiştir. Şimdi nefis ve şeytanımız, “Niçin öteki peygamberlerini öldürülmekten korumadı da Hz. İbrahim (as)’i korudu?” diyemeyeceği şeklinde, bu mevzuda da düşünce beyan edemeyecektir inşallah.

Hz.Adem (as)’in cennetten çıkarılması olmasaydı, bu kadar insan terakki edemeyecekti. Tohumun ağaç olması için ambardan tarlaya girmesi şeklinde, insanoğlu da Aden ambarından dünya tarlasına inmiştir. Ta ki ağaç şeklinde terakki edebilsin. Bunun şeklinde öteki kitaplar değiştirilmeseydi, o süre Kur’an-ı Kerim’in gelmesi söz mevzusu olmazdı. Onlar değiştirilecek ki Kur’an’a yol açılsın. Sadece onların değiştirilmesinden bir tek değiştirenler mesuldür.

Peygamberimizin (asm) öteki peygamberler arasındaki konumu bellidir. O (asm), alemlere rahmet olarak gönderilmiş ve peygamberliği belli bir zamana ve belli bir döneme ilişik olmayıp, tüm süre ve dönemleri içine alıyor. Hem de insan ve cinlere gönderilmiştir. Öteki peygamberler öyleki değildir. Öyleyse bu peygamberin kitabı da tüm süre ve mekanları içine alacak şekilde olmalıydı. Eğer değiştirilemez mührü olmasaydı, insanoğlu bu kitabı da değiştireceklerdi. Bu mühür onu korumuştur.

Tanrı isterse hiçbir kimse ona karşı bir şey yapması imkansız. İşte Kur’an’ı muhafaza ederek bunu göstermiş oluyor.

Öteki İlâhî Kitablarla Kur’an Arasındaki Fark Nedir?

Kur’an’dan ilkin gelen ve bugün elde mevcut bulunan İlâhî kitapların hiçbiri, Tanrı’ın peygamberlerine indirdiği semavî kitabların orijinali değildir. Bunların zaman içinde aslolan nüshaları kaybolmuş, insanoğlu tarafınca tekrardan yazılmışlardır. Bu yüzden de içlerine hurafeler ve bâtıl inançlar karışmıştır. Meselâ Tevrat’ın, Hz. Musa (as)’dan sonrasında uzun asırlar tutsak ve sürgün yaşamı yaşayan, hattâ bir ara inançlarını bile kaybedip putperestliğe düşen Yahudiler tarafınca muhafaza edilemediği; bugün elde olan nüshanın Hz. Musa (as)’dan fazlaca sonrasında bâzı din adamları tarafınca yazıldığı, fakat Tevrat’ın aslı imiş şeklinde tekrardan din kitabı olarak kabul edilmiş olduğu malum tarihî gerçeklerdendir. Bu şekilde uzun ve karışık bir devreden sonrasında ortaya çıkarılan bir kitabın Hz. Musa (as)’a indirilen Tevrat’ın aynısı olamayacağı açıktır. Bu yüzdendir ki, içinde peygamberlere yakışmayacak isnad ve iftiralar yer almakta; tevhid dîninin ruhuna aykırı düşen hükümler bulunmaktadır.

Davud’a (as) gelen Zebur da, Tevrat’ın mâruz kalmış olduğu akıbetten kurtulamamıştır.

İncil’e ulaşınca, Hz. İsa (as) kendisine gelen vahiyleri yazdırmamıştı. Bu sebeple otuz yaşlarında peygamber olmuş, otuz üç yaşlarında da peygamberlik vazifesi son bulmuştu. Üç yıl şeklinde kısa bir süre içinde de köyden köye, şehirden şehire dolaşıp, halkı irşâd için uğraşmıştı. Son zamanlarında ise, aslına bakarsanız Yahudilerin kışkırtmasıyla Romalı idareciler tarafınca devamlı takip altında idi. Bu durumda İncil’i yazdırmak için ne süre, ne de imkân bulabilmişti. Nitekim bugün elde mevcut olan İnciller, müelliflerinin adıyla anılmakta ve içinde Hz. İsa (as)’ın havarilerine verdiği vaazlarını, ders ve irşadlarını ihtiva eden bir siyer kitabı görüntüsünü taşımaktadırlar. Üstelik de bu tarz şeyleri yazanlar Hz. İsa (as)’ın havarileri olan ilk mü’minler değil, onları görüp Hz. İsa (as)’a gelen İlâhî sözleri onlardan dinleyenlerdir.

Eldeki mevcut İncilerde bir ekip muhteva ve anlatış farkları görülmektedir. Aslen bu İnciller, M.S. 325 tarihinde İznik’te toplanan bin kişilik bir ruhanî konsülün sonucu ile kabul edilmiştir. Bu kurul, yüzlerce İncil’i incelemişler, 318 üyenin ittifakı ile aralarından Hz. İsa (as)’ın ulûhiyet tarafı bulunduğunu ileri devam eden bugünkü dört İncil’i kabul edip diğerlerini yakıp imha etmişlerdir.

Görüldüğü şeklinde, Hz. İsa (as)’ın -hâşâ- Tanrı’ın oğlu olduğu prensibi, Hz. İsa (as)’dan seneler sonrasında bir meclis sonucu ile kabul edilmiştir.

Hattâ bu karara bâzı Hristiyan kiliseleri uymamışlardır. Bu bakımdan bugünkü dört İncil’in, Hz. İsa (as)’a indirilen İncil’in aslına uygun bulunduğunu söylemek mümkün değildir.

Kur’an’ın Dışındaki İlâhî Kitablar Tahrif Edildiklerine Bakılırsa, Bunlara İman Iyi mi Olur?

Biz Müslümanlar, Hz. Musa, Hz. Dâvud ve Hz. İsa Aleyhimüsselâm’a Tevrat, Zebur ve İncil adını taşıyan İlâhî kitaplar gönderildiğine ve bu kitapların hak ve tevhid dînine aykırı hiçbir yargı taşımadığına inanırız. Fakat ne var ki, bu kitaplar sonradan muhafaza edilemeyerek asılları kaybolmuştur.

Bugün Yahudi ve Hristiyanların ellerinde bulunan kitapların içinde, peygamberlere indirilmiş olan vahiylerden hiçbir şey yoktur diyemeyiz. Fakat, içine hurafe ve bâtıl itikadlann karıştığı da bir vakıadır. Bu sebeble, bu kitaplara karşı ihtiyatlı davranırız. İçinde bulunan Kur’an’a uygun hükümlerin, vahiy mahsulü bulunduğunu kabul ederiz. Kur’an’a zıd düşen hükümlerin ise, sonradan o kitaplara ilâve edildiğine olasılık veririz. O kitapların Kur’an’a uygunluk yada zıd düşme durumu söz mevzusu olmayan haberlerinde ise, sükût ederiz. Ne kabul, ne de reddederiz. Bu sebeple onların vahiy eseri olma ihtimali olmasıyla birlikte, olmama ihtimali de vardır.

Bu hususta Ebû Hüreyre (ra) şöyleki demiştir:

“Ehl-i Kitab, Tevrat’ı İbranice (metni) ile okurlar, Arab diliyle de Müslümanlara tefsir ederlerdi. Bu hususta Resûlüllah (asm) ashabına şöyleki buyurdu:

Siz ehl-i kitabın sözlerini ne onay, ne de tekzib ediniz. Sadece deyiniz ki: “Biz Tanrı’a, bizlere indirilen Kur’an’a; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yâkub ve torunlarına indirilenlere; Musa’ya ve İsa’ya verilenlere ve (tüm) peygamberlere Rabları katından gönderilen (kitab ve âyetler)’e îman ettik. Onlardan hiçbirini (bazısına inanmak, kimini inkâr etmek suretiyle) ötekilerden ayırdetmeyiz. Biz (Tanrı’a) teslim olmuş Müslümanlanz.” (Bakara, 2/136)

Kur’an Tahriften Iyi mi Uzak Kalmıştır?

Tanrı’ın son mukaddes kitabı, tüm insanlığa İlâhi fermam olan Kur’an, yirmi üç senede âyet âyet, sûre sûre nazil olmuştur. Peygamber Efendimiz (as) kendisine nazil olan âyet ve sûreleri yanında bulunan sahabelerine okur, sahabeler de onu ezber ederler, bir kısmı da yazardı. Bundan ayrı olarak, Peygamber Efendimizin (as) vahiy kâtipleri vardı. Bunlar nazil olan âyetleri ve sûreleri hususi olarak yazmakla vazifeli idiler.

Gelen âyet ve sûrenin nerede yer alacağı, Kur’an’ın neresine gireceği de bizzat Peygamberimize (asm) Cebrail (as) vasıtasıyla bildiriliyor, o da vahiy kâtiplerine tanım ederek, gerekeni yaptırıyordu. Böylece Hz. Peygamberin (as) sağlığında Kur’an’ın tamamı yazılmış, nereye neyin gireceği belli olmuştur. Aynca Cebrail (asm) her Ramazanda gelir, o güne kadar nazil olmuş âyet ve sûreleri Peygamberimize (asm) yeni baştan okurdu. Efendimizin (asm) vefatından evvelki son Ramazanda Hz. Cibril (as) gene gelmiş, sadece bu sefer Kur’an’ı Peygamberimizle (asm) iki sefer okumuşlardı. Birinci sefer Hz. Cibril (as) okumuş, Peygamberimiz (asm) dinlemiş; ikinci seferde ise Peygamberimiz (asm) okumuş, Hz. Cibril (as) dinlemişti. Böylece Kur’an son şeklini almıştı.

Bununla birlikte, Hz. Peygamber (asm)’in sağlığında Kur’an, hemen hemen müstakil bir cilt hâlinde bir araya toplanmış da değildi. Sayfalar halinde sahabeler içinde dağınık olarak bulunuyor, hafızalarda ezberlenmiş halde duruyordu. Fakat neyin nereye gireceği oldukça kati ve net şekilde bilinmekteydi.

Nihayet Hz. Ebû Bekir (ra)’in hilâfeti zamanında görülen lüzum üstüne Zeyd bin Sâbit’in başkanlığında vahiy kâtiplerinden ve güçlü hafızlardan müteşekkil bir komisyon kuruldu. Kur’an’ın bir cilt hâlinde bir araya toplanma işi, bu komisyona havale edildi. Ashabdan hepimiz, elinde yazılı bulunan Kur’an sayfalarını getirip bu komisyona teslim ettiler. Hafızların ve vahiy kâtiplerinin elbirliği ile emekleri sonunda sayfalar, sûre ve âyetler Peygamberimizin (as) tarif etmiş olduğu şekilde yerli yerine kondu. Böylece Kur’an, Mushaf adıyla tek kitap hâline getirilmiş oldu.

Artık Kur’an için unutulma, kaybolma, tahrif ve tebdile uğrama diye bir şey söz mevzusu olamazdı. Zira aslı, Hz. Peygamber (asm)’e gelen şekliyle eksiksiz ve noksansız şekilde tesbit edilmişti.

Hz. Osman (ra) zamanında görülen lüzum üstüne, bu Mushaftan yeni nüshalar çoğaltılıp çeşitli memleketlere gönderildi. Bugün elde mevcut olan Kur’anlamış olur, işte bu Kur’an’dan çoğaltılmıştır.

Kur’an tesbit edilişindeki sağlamlık itibariyle, öteki ilâhi Kitablardan değişik olarak, hiçbir tahrifat ve değişikliğe uğramadan vahiy mahsulü olan şekliyle tesbit edilip ortaya konmuş; 1400 senedir de muhafaza edilerek gelmiştir. Bunda, Kur’an’ın edebî icaz ve i’câzının, kısaca, ezberleme kolaylığının hiçbir insan sözüne benzememesinin ve söz olarak hiçbir taklidinin yapılamamasının, edebiyat ve belagatına erişılememesinin ve zaptında a’zamî titizlik gösterilmesinin büyük görevi olduğu kesindir. Fakat aslolan sebeb, Kur’an’ı Cenâb-ı Hakk’ın hıfz ve himayesine alması, onu kıyamete kadar lâfız ve mânâ bakımından bir mu’cize olarak devam ettirmeyi taahhüd etmesidir. Nitekim Kur’an’da şöyleki buyurulur:

“Muhakkak ki bu Kur’an’ı biz indirdik ve onu koruyacak, muhafaza edecek, devam ettirecek de biziz.” (Hicr, 15/9)

Bugün yeryüzündeki tüm Kur’ anlamış olur aynıdır. Hiçbir farklılık ve değişim yoktur. Ek olarak milyonlarca hafızın ezberinde bulunmakta, her an milyonlarca dil ile kırâet edilip okunmaktadır. Bu özellik, Kur’an’dan başka herhangi bir beşeri kitaba nasib olmadığı şeklinde, semavi kitablardan hiçbirine dahi nasib olmamıştır. Tanrı’ın son kelâmı, hükmü kıyamete kadar kalımlı ezelî fermanı olan Kur’an’ın, bu şekilde eşi olmayan bir makam ve ulvi bir şerefe nail olması da, normal olarak zaruri ve lüzumludur. (bk. Mehmed Dikmen, İslam İlmihali, Cihan Yayınları, İstanbul, 1991, ss. 94-97)

Slm ve yakarış ile…
Sorularla İslamiyet

Sorularlaislami… tarafınca Ct, 31/12/2011 – 00:00 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir