Allah’ın elçileri hep aynı şeyleri mi bildiri etmişlerdir?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı

Dînî anlayış ve uygulamaya dair her şeyin Miladi 610 yılından itiba­ren, kendisine nübüvvet verilmesiyle beraber Muhammed (s.a.v.) ile başladığına dair kanaat gelenekte oldukça yaygındır. Bu kabul, üm­met içinde, öncesini tamamen karanlık duyuru etme temayülü oluştur­muş, akla hayale gelmeyecek pek oldukca fena davranış ve uygulama Mekke toplumunun siciline kaydedilmiştir. Öncesini tamamen yok ya da kirli sayıp, her şeyin yeni baştan 610 yılından itibaren başladığına dair oluşturulan bu algının, dini “anlama” ve “uygulama” alanında negatif neticeleri olmuştur.

Oysa pek oldukca ayette, şeriatta süreklilik ve bütünlük olduğuna dikkat çekil­miştir. Çeşitli ayetlerde bildirildiği suretiyle, Muhammed (s.a.v.), gönderilen ilk nebî değildi. Örneğin şu ayette, onun rasullerin ilki olmadığı, bizzat kendi ifadelerine oran edilerek şu şekilde bildirilir:

“De ki; ben rasullerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Ben yalnız bana vahyedilene uyarım. Ben apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkâf 46/9)

Rasûlullah ile ondan önceki nebîlere, dinde şeriat kılınan hususlar arasındaki müşterekliğe vurgu meydana getiren şu ayette de önemlidir:

“Allah, Nuh’a buyurduğunu sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: Dini ayakta tutun, o mevzuda ayrılığa düşmeyin!” (Şûrâ 42/13)

Öteki başka ayetlerde de çeşitli yönlerden temas edilmiş olduğu benzer biçimde, yukarıdaki âyette, Rasûlullah’a dinde şeriat kılınanların, önceki nebîlere şeriat kılınanlarla taşımış olduğu müşterekliğe vurgu yapılır.

Allah’ın dininde zamana ve mekana nazaran değişmeyen, hep durağan(durgun) kalan bir öz bulunur. Namaz kılmak ve zekat vermek de bu özün parçasıdır. Kur’an’ın pek oldukca ayeti, namaz ve zekatın tüm ümmetlere farz kılındığını göstermektedir. Bu durum çeşitli vesilelerle klasik kaynaklarda da ifade edilmekle beraber, son şeriatla ilgili olarak her şeyin Miladi 610 senesinde başladığına dair idrak, bu haki­kati gölgede bırakmış, söz mevzusu dönemde Mekke ve çevresinde, namaz başta olmak suretiyle, ibadetlerin uygu­lanmasına ilişkin herhangi bir malumata haiz olunmadığı düşüncesi, Kur’an’ın tek başına kafi olmadığını, Kur’an-Sünnet içinde tah­sîs, takyîd, nesih ve teşrî ilişkisi olabileceğini kabul edenlerin yegane delili olmuştur. Kur’an-Sünnet ilişkisine dair hiçbir münakaşa ve ça­lışma olmasın ki, “Sünnet olmasaydı namazı Ne Şekilde kılardık?” şeklin­deki Kur’an’î ve zamanı gerçeklerden uzak ezber cümle hatırlatılmamış olsun!

Her ilâhî kitap, kendinden önceki tanrısal kitapları büyük oranda misliyle neshederek onaylama etmiş olduğu için, daha hayırlısı ile nesih olmadığı müddetçe nebîler, kendilerinden önceki şeriata uymakla yükümlüydüler. Nitekim Rasûlullah’a da şu emredilmişti:

“… Bunlar Allah’ın yola gelmiş saydığı kimselerdir; sen de onların yoluna uy …” (En’âm 6/90)

Yukarıdaki ayetin öncesinde; 83. ayetten 86. âyete kadar nebîlerden onsekizinin adı (İbrahim, İshak, Yakub, Nuh, Davud, Süleyman, Eyyüb, Yusuf, Musa, Harun, Zekeriyya, Yahya, İsa, İlyas, İsmail, Elyesa’, Yunus, Lut) sayılmakta, 87. âyette adı zikredilen bu nebîlerin atalarından, oğul ve torunlarından, kardeş ve yeğenlerinden olmak suretiyle adı zikredilmeyen tüm nebîlere de atıfta bulunulmakta, 89. âyette tüm bunlara kitap, hikmet ve nübüvvet verildiği bildirilmekte, peşinden da 90. âyette, Rasûlullah’a, bunların yoluna uyması emredilmektedir.

Ehl-i Kitab’a yönelik âyetlerde, Rasûlullah’a vahyedilenlerin önceki kitaplarda da olduğuna dikkat çekilmesi, Ehl-i Kitab’tan, kendi kitaplarının gereğini yerine getirmelerinin istenmesi, Rasûlullah’ın kendisinin ve kendisine indirilenin “musaddık = onaylama eden, onaylayan” olduğuna vurgu yapılması önemlidir. Nitekim İsa (a.s.)’ın söylediği rivayet edilen şu söz de bu durumla örtüşmektedir:

“Mukaddes Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.” (Matta 5/17)

Hakkında yeni bir yargı gelmediği sürece, Rasûlullah’a, önceki şeriatın hükümlerine tâbî olmasının emredilmesi, şeriattaki bütünlüğü ortaya koymaktadır. Kur’an, önceki ilâhî kitapları büyük oranda onaylama ederek misliyle; azca bir kısmını da daha hayırlısıyla neshetmiştir. Durum bu şekilde olunca Kur’an’ın muhtevası, inmiş olduğu vakit ve coğrafyada yaşayan insanoğlu için tümüyle yeni ve bilinmedik şeylerden oluşmuyordu. Kur’an, bilinenleri hatırlatıyor (tezkîr), gizlenenleri ve ihtilaf edilenleri ortaya koyup açıklıyor (tebyîn), önceki tanrısal kitaplarda bulunan hükümlerin büyük bir kısmını onaylayıp (tasdîk) bir kısmını da insanoğlu için daha hayırlısıyla değiştiriyordu (nesih).

KAYNAK: Fatih Orum, Onay Tebyin ve Nesih, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2016, s. 14 vd.

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir