Tanrı’ın öncesiz ve sonsuz oluşunu iyi mi idrak etmek gerekir?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

“Tanrı”, denildi mi ezelî ve ebedî olan, tüm sıfatları sonsuz kemalde bulunan Ehad ve Samed bir zat anlaşılır. Bu şekilde bir zat ise yaratılmaktan münezzehtir. Zira yaratılan her şey hadistir (sonradan olmuştur), fanidir (varlığının bir sonu vardır) ve tüm sıfatları sınırlıdır.

Tanrı doğmak ve doğrulmak benzer biçimde mahluklara ilişkin sıfatlardan uzaktır. Zira onun ne başlangıcı, ne de sonu vardır. Evet o, vardı ve ondan başka hiçbir şey yoktu. Ezelî ve ebedî olan Tanrı’ın bir başkasının tesiriyle vücuda geldiği iyi mi düşünülebilir?

Tanrı Ehat’tir. Zat ve mahiyeti varlıklara benzemekten, mekan ve zamandan, değişip başkalaşmaktan uzak olan tek ve yekta varlık odur. O Samet’tir. Tüm varlıklar, yaratılmasında ve yaşatılmasında, özetlemek gerekirse her hâl ve keyfiyetlerinde ona muhtaçtırlar, o ise hiçbir şeye muhtaç değildir.

Onun eşi, benzeri, dengi yoktur. Ne yaratıcılığında, ne idaresinde, ne terbiye ediciliğinde, ne de hakimiyetinde; ona denk olabilecek hiçbir mevcut düşünülemez. Zerre kadar aklı olan kimse bu şekilde bir zat hakkında, bu tutarsız probleminin sorulamayacağını bilir.

Evet yaratıcı olan, yaratılan olması imkansız. Kuvvet ve kudreti sonsuz olan, bir başkasının tesiriyle vücuda gelemez. Başlangıcı olmayan, sonradan olması imkansız. Özetlemek gerekirse hem yaratıcılığın sonsuz kemal sıfatlarıyla donatılmış, hem de yaratık olmanın gereği olarak sınırsız eksikliklere haiz bir konumda olması imkansız.

Bir de mevzunun devir-teselsül ile ilgili bir yönü vardır ki o da şudur:

– Art arda bağlı hadiseler zincirinde ne olursa olsun bir ilk halka olmalıdır ki öteki halkalar ona bağlı olsun. Örneğin, on beş vagonlu bir trende, her bir vagonu bundan önceki vagon çeker. Sonuçta iş, lokomotife dayandığında, “Lokomotifi kim çekiyor?” diye sorulmaz. Çekme gücü olan, fakat çekilmeye ihtiyacı olmayan bir vasıta olmalı ki -o da lokomotiftir- tren sıhhatli olarak hareket edebilsin.

– Aynı şekilde, bir şekerin iyi mi yapıldığını sorsak, bizlere cevaben, şeker fabrikasında yapıldığı söylenecektir. Şeker fabrikasındaki aletlerin nerede yapıldığını sorduğumuzda onların da tezgahlardı gösterilecektir. Neticede sorun bir ilme, bir iradeye dayandırılmazsa, tezgahın da tezgahı sorulacak ve kısır döngüye düşülecektir.

– Bir er, emri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve nihayet başkomutan da padişahtan alır. Peki, padişah kimden buyruk alıyor, diye sorulmaz, zira o buyruk alan değil buyruk veren konumundadır. Eğer birinden buyruk alacak olursa, o da emredilenler sınıfına girer ona buyruk veren kimse padişah olur.

Buraya kadar meydana getirilen açıklamalardan açıkça anlaşılıyor ki, bu kainatın varlığı, zatı, adları ve sıfatlarıyla ezelî olan bir yaratıcıya dayanmaktadır. Bu şekilde bir zatı kimin yarattığı sormak aklen mümkün değildir.

* * *

– Ezel, önsüz, başlangıcı olmayan, geçmiş dönemin bir ucu olarak tasarım edilmeyen ve dolayısıyla, bir vakit dilimi olarak mütalaa edilemeyen nev-i şahsına münhasır bir kavramdır. Onu, geçmişle bağlantılı olarak düşündüğümüz için,ister istemez kavram olarak da onu zaman içinde ilişkili olarak değerlendiririz. Aslına bakarsak, hiçbir vakit ve mekân ve varlık yokken Tanrı vardı. O hep vardı… İşte bu ezeldir. Doğrusu bir varlığın başlangıç noktasının olmaması, onun ezelî olduğu anlamına gelir.

“Tanrı vardı, onunla beraber hiçbir şey yoktu.”(Kenzu’l-Ummal, Hadis No: 29850)

mealindeki hadisten anlaşılacağı suretiyle, yer ve göklerin de içinde bulunmuş olduğu yaratılmış varlıktan hiçbir yapıt yokken, Tanrı vardı. Aslına bakarsanız Ezelî olmanın anlamı da budur.

– Hadiselerin akışı, Tanrı’ın ezelî ilminde belli bir sıralamaya doğal olarak değildir. Alimler, yazgı mevzusunda bu husus anlatırken, “Alınyazısı / Tanrı’ın ezelî bilimsel, sebebe ayrı müsebbebe ayrı olarak taalluk etmez. Tersine her ikisine birden taalluk eder.” diyorlar. Bunu bir örnek olarak şöyleki açıklayabiliriz:

Elinizdeki bir ayna düşünün, sağında A, solunda B nesneleri vardır. Aynayı sağa çevirdiğinizde, A nesnesini gösterir ,fakat B nesnesini göstermez. Eğer onu sola çevirirseniz, bu kez B nesnesini gösterir, fakat A nesnesini gösteremez. Zira, aynanın görüş sahası, yayınlanma alanı, sınırlıdır. Bir tarafa döndüğünde öteki tarafı bakış/görüş açısına aşlamaz.

Şimdi, bir aynanın elinizde değil,  tavana asılmış yüksek bir yerde bulunduğunu düşünün. Bu ayna,  sağa-sola çevirme ihtiyacını duymaksızın, aniden hem sağ taraftaki nesneleri, hem sol taraftaki nesneleri birden gösterir. Zira, bu aynanın bulunmuş olduğu konumu itibariyle, belli bir tertibe/bir sıralamaya gerek kalmadan geniş perspektifiyle oradaki tüm nesneleri birden görüntüler ve gösterir.

İşte tüm varlıklar, vakalar, Tanrı’ın her şeyi birden kuşatan ezelî ilminde, geçmiş-gelecek vakit dilimlerine gore,  parçalar halinde değil, o ilmin kuşatıcı ve ezelî konumuna uygun olarak bir tüm halinde yansımaktadır. Olan, olmakta olan ve olacak olan her şey -güneşin, karşısındaki tüm nesneleri birden  aydınlatması gibi- Tanrı’ın ezelî ilminin güneşi karşısında aniden toptan yansıma imkânını bulmaktadır.

İlave data için tıklayınız:

– Allah’ın ezeliyeti nasıl oluyor; akla tefhim ve takrib edecek bir misali var mıdır? 
– Sonsuzluk anlaşılabilir mi?..

Merhaba ve yakarış ile…
Sorularla İslamiyet

samanyolu626 tarafınca Sa, 09/01/2007 – 19:13 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir