Tanrı’ın adları hakkında data verir misiniz?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

Tanrı’ın tüm güzel adları, ilâhî sıfatlardan birine dayanır. Meselâ, Alîm adı sıfat-ı sübutiyeden ‘İlim’ sıfatına; ‘Kadîr’ adı ‘Kudret’ sıfatına, ‘Mütekellim’ adı ‘Kelam’ sıfatına dayanır.

Keza, Evvel adı, sıfat-ı selbiyeden ‘Kıdem’ sıfatına; ‘Âhir’ adı, ‘Kalım’ sıfatına dayanır.
Bazı İslâmî kaynaklarda ilâhî adlardan, ödat diye söz edilmiş olduğu görülür. Meselâ, ‘Kerîm’, Tanrı’ın bir ismidir. Hem de Tanrı’ı kerem sahibi olarak vasıflandırması cihetiyle de ödat vazifesi görür. ‘Kerîm Tanrı’ dediğimiz vakit Kerîm adını ödat makamında kullanmış oluruz.

Tanrı’ı hangi isimle yâd edersek edelim, o isim bununla birlikte Tanrı’ın bir vasfını, bir kemâlini, bir cemâlini, veya ahlâk-ı İlâhiyyesinden birini ifade etmekle ödat vazifesi görür.

İlâhî adlardan bir çok, fiilî sıfatlara dayanırlar. Hâlık adı, yaratma fiiline; Muhyî adı, ihya (hayatlandırma) fiiline; Musavvir adı, sûret verme fiiline; Mümit adı, imâte (ölümü verme) fiiline dayanır.

Cenâb-ı Hakk’ın zâtı birdir fakat adları yüzlerce, binlercedir. Hatta bazı zâtlara gore ilâhî adlar sonsuzdur. İşte bu adlar arasındaki farklılık, onların tecelligâhı olacak varlıkların da değişik olmalarını zarurî kılmıştır.

Tanrı’ın tüm adları güzeldir. Zâtı güzel olduğu şeklinde tüm zâtî adları de güzeldir.

Sıfatları güzel olduğu şeklinde, bu sıfatlardan doğan sonsuz fiilleri de güzeldir. Ve bu fiillere dayanan ‘fiilî adları’ de güzeldir.

Bu sırra eren kâmil insanoğlu, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş.” demişlerdir. Zira, Kahhâr adı de güzeldir, Latîf adı de.

Bu kısa açıklamadan sonrasında, “zât, şuunât, ödat, eylem, isim” münasebetinden de özetlemek gerekirse söz edelim:

Nur Külliyatında bu mühim mevzu onlarca defa işlenmiş ve misallerle izah edilmiştir. Bunlardan birisinin sonunda şu yargı cümlesine yer verilmiştir:

“İşte tüm âlemdeki âsâr-ı sanat ve tüm mahlukat, herbiri birer eser-i muhteşem olduğundan, herbiri bir fiile ve eylem ise isme, isim ise vasfa ve nitelik ise şe’ne ve şe’n ise zâta şehadet ettikleri için; masnuat adedince birtek Sâni’-i Zülcelâl’in vücub-u vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri şeklinde; heyet-i mecmuası ile, silsile-i mahlukat kadar güçlü bir tarzda bir mi’rac-ı marifettir.” ( Sözler, s.667)

Buna gore, mahlukatı tefekkür ederken takip edeceğimiz sıra şöylece ortaya konulmuş oluyor; yapıt, eylem, isim, ödat (nitelik), şe’n, zât.

Tanrı’ın, bir mahluku yaratmasında ise bu sıra şu şekli alıyor: Zât, şe’n, ödat, isim, eylem, yapıt.

Bir hadis-i kutsî de şu şekilde buyruluyor:

“Ben gizli saklı bir gömü idim, bilinmeye muhabbet ettim (bilinmek istedim) de kâinatı yarattım.”(Acluni, Keşfü’l- Hafa, II/132) 

Bu kutsî hadisin ışığında şu şekilde diyebiliriz: Bu varlık âleminin yaratılmasında ilk evre, Tanrı’ın bilinmeye muhabbet etmesidir. Bu ise ilâhî şuunâttan bir şe’ndir.

Bu ilâhî istekten sonrasında, kâinatın yaratılması irade edilmiştir, irade ise bir ilâhî sıfattır. Bu irade ile beraber kudret, ilim şeklinde tüm sıfatların, tabiri caizse, etkinlik göstermesi söz mevzusudur.

Demek ki sıfatları faaliyete geçiren şuunâttır.

Sıfatlar belli sayıda olmakla beraber bunlardan sonsuz fiiller zuhur etmiştir ve bu fiillerden her birisi, Tanrı’ın, ezelden beri mevcud bir ismine dayanır. Terbiye fiilinin Rab ismine dayanması şeklinde.

Şu var ki, hemen hemen hiçbir varlığın yaratılmadığı dönemde de, bu adlar var idi, fakat tecelli etmemişlerdi.

Mahlukatın yaratılmasıyla tecelli eden adlar, fiilî isimlerdir; Rezzak, Hâlık, Muhyî, Mümit şeklinde…

Zâtî adların varlığına bu âlemde birçok kanıt var ise da bu, ‘tecelli’ demek değildir. Meselâ, Kadîm adı hiçbir şeyde tecelli etmez. Bu sebeple evveli olmamak sadece Tanrı’a mahsustur. Fakat biz, eşyanın evvellerine bakarak bu tarz şeyleri yaratan Tanrı, Kadîm’dir, ezelîdir diyebiliriz. Şu demek oluyor ki, Tanrı’ın Kadîm adını eşyanın evvellerinde okuyabiliriz, fakat bu bir tecelli değildir.

Şu noktayı da önemle belirtmek isterim:

Tecelli etmek başkadır, ayna olmak daha başkadır. İnsanın ölümünde Tanrı’ın Mümit (ölümü yaratan) adı tecelli eder, fakat Bâkî adı tecelli etmez. Fakat, insanların ölümleri Bâki ismine bir ayna olurlar; şu demek oluyor ki biz, ölümlerde Tanrı’ın Bâki adını okuyabiliriz.

Demek oluyor ki, âlemlerin yaratılmasıyla Tanrı’ın fiilî adları tecelli etmiş oldular. Böylece şu gördüğümüz ve göremediğimiz ilâhî eserler vücut buldular.

Tanrı’ın en muhteşem eseri, insan ruhudur. Bu ilâhî mucizede, nice ilâhî hakikatlerin bazı işaretleri mevcuttur. Meselâ, insan kendi kudretini tefekkür ederek, ilâhî kudretin varlığını bilebilir; sadece, kudretinin yaratık bulunduğunu ve ilâhî kudrete işaret ettiğini unutmamak şartıyla…

Mâlûm olduğu şeklinde, haritadaki bir işaret bir şehri gösterir; fakat o işarette şehrin binalarını, caddelerini, büyüklüğünü, şeklini bulamazsınız; yalnız o şehrin varlığından haberdar olmuş olursunuz o denli.

İnsanın sıfatları ve şuunâtı da böyledir.

Bu gerçeği göz önüne alarak şu şekilde diyebiliriz:

İnsan bir fakiri gördüğünde içinde bir acıma, bir acıma duygusu uyanır. Bu, şuunâta misaldir.

Sonrasında ona yardım etmeye karar verdiğinde, irade devreye girmiş ve böylece sıfatlara intikal edilmiştir. Elini cebine sokması da gene bir ödat olan kudretle gerçekleşir.

Fakire sadaka vermek suretiyle elini uzatması bir fiildir, sadaka verme fiili.

Hepimiz bir fakiri görebilir, fakat sadaka vermeyebilir de. Sadaka vermek, sadece eli bol insanların işidir. Demek ki, eli bol adını taşıyan insanlarda, sadaka verme fiili gerçekleşiyor. Şu demek oluyor ki, bu eylem bu isme dayanıyor.

Sonunda, fakirin eline paranın değmesiyle, vaka tamamlanmış oluyor.

İşte insan, bu istidadı, bu kabiliyeti yardımıyla, ilâhî şuunâtı, sıfatları ve fiilleri bir aşama tefekkür edebiliyor.

Son olarak Nur Külliyatındaki şu hayatî tavsiye üstünde de özetlemek gerekirse durmak isterim:

“Şeriat ve sünnet-i seniyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden esmâ-i hüsnanın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmağa çalış…” (bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, s.362)

Buna gore ilâhî isimlere mahzar olmak ve onlardan feyiz almanın en sağlam yolu, Kur’ân’a ve sünnete uymaktır. İnsan, ilâhî emirlere uyduğu, yasaklardan kaçındığı ve bu mevzuda en büyük rehber olan Tanrı Resûlü (a.s.m.)’ın sünnetine ittiba etmiş olduğu seviyede, ilâhî adların tecellilerinden feyiz alır.

Nur Müellifi, ‘mazhar-ı câmi’ olmaktan söz ediyor ve bunun için çalışmak icap ettiğini söylüyor.

Bir yaratık, ne kadar oldukca isimden ne seviyede feyiz alırsa, derecesi, şerefi, rütbesi o nisbette yükselir. Bir örnek vermek isterim: Bir âlimde Tanrı’ın Alîm adı tecelli etmiştir. Bu âlim fakirleri doyurduğunda Rezzâk isminden de ayrı bir feyiz alır. Kendisine karşı işlenen bir hatayı affettiğinde ise Afüvv ismine mazhar olur. Tüm bunlar kulun kendi cüz’î iradesiyle yapabildiği işlerdir ve ‘mazhar-ı câmi olmaya çalış’, denilmesi de bundandır. Yoksa, bir ilâhî kayra olarak bizde tecelli eden isimlerde, bizim bir çalışmamız söz mevzusu değildir.

Nur Külliyatında, ‘insanoğlunun esmâ-i ilâhiyeye mazhar olması’ hakkında oldukca mühim bir bahis var. ‘Herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmayı’ bu bahsin ışığında daha iyi anlayabiliriz:

“İnsan, üç cihetle esmâ-i ilâhiyeye bir âyinedir.”

“Birinci Vecih: Gecede zulümat, iyi mi nuru gösterir. Öyleki de: İnsan, zaaf ve acziyle, fakr u hacatıyla, naks ve kusuru ile, bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini bildiriyor ve hakeza pek oldukca evsaf-ı ilâhiyeye bu suretle âyinedarlık ediyor.”


“İkinci Vecih âyinedarlık ise: İnsana verilen numuneler nev’inden cüz’î ilim, kudret, basar, sem’, mâlikiyet, hâkimiyet şeklinde cüz’iyat ile kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem’ine, hâkimiyet-i rububiyetine âyinedarlık eder.”

“Üçüncü Vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i ilâhiyeye âyinedarlık eder.”
(bk. Sözler, Otuz Birinci Pencere, s.686)

İlk iki vecihte, insanoğlunun iradesi söz mevzusudur. Şu demek oluyor ki, insan kendi iradesini doğru kullanarak, aczini ve fakrını bilmiş olduğu nisbette Tanrı’ın Kadîr ve Ğanî isimlerine ayna olur. Noksanını bilmiş olduğu seviyede, ilâhî sıfatların ve fiillerin kemâlini algı eder, bu idrakle beraber o da kemâl bulur, terakki eder.

Öte taraftan, insan kendi mahiyetine konulmuş olan sıfatları doğru değerlendirdiğinde, bunlar vasıtasıyla, ilâhî sıfatların varlığını algı eder. İnsan bu sıfatlara haiz olmasaydı, Tanrı’ın sıfatları ona bilinmeyen olurdu.

İlâhî sıfatların bir işareti, bir gölgesi insanoğlunun mahiyetinde yaratılmış olduğundan, insan, yaratık olan bu sıfatlarını benzetme unsuru olarak kullanıp, ilâhî sıfatları tefekkür edebiliyor.

Üçüncü vecihte, iradeyi kullanma, veya benzetme yapma söz mevzusu değildir. Bu kâinat sergisinde Tanrı’ın nice değişik eserleri sergileniyor ve her birinde ayrı bir sanat ve değişik bir isim tecelli ediyor.

İnsan da bu eserlerden birisi, fakat birincisi. O da bir yapıt olarak kendinde tecelli eden adları sergiliyor, seyircilere gösteriyor, düşünce erbabına okutturuyor.

Nur Müellifinin, “çalış”tavsiyesi, ilk iki cihet içindir; bu üçüncü cihette kulun bir gayreti söz mevzusu değildir.

Slm ve yakarış ile…
Sorularla İslamiyet

Sorularlaislami… tarafınca Per, 21/09/2006 – 00:00 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir