Dini bilmeyen sadece son aşama önyargılı ve bu mevzuda bilgisiz insanlarla iletişimimizde iyi mi davranmalıyız? Bu insanlarla iletişimimizde ne yapmalıyız? Tartışmalı mıyız, susup onları kendi hallerine mi bırakmalıyız? Suskun kalmak günah mıdır?..

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Sual Detayı
Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

“Sizden kim bir fenalık görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman, 78; Tirmizî Fiten. 1I- Nesaî inanç 17 İbn Mâce, Fiten, 20).

Bu durumda sert davranmadan, kırıcı ifadelerde bulunmadan uyarılabilir. Mühim olan o insanların düşmanlığını kırıp en azından dost bakmalarını sağlamak gerekir. Peygamberimiz aleyhisselamın hadisinde de ifade etmiş olduğu suretiyle, el ile düzeltemediğimizi dil ile ona da güç yetiremiyorsak kalben buğz etmekle yetinmek gerekir. Kısaca suskun kalmakla, kalben onlara yandaş olmamakla, davranışlarına kalben buğz etmekle de yetinebilirsiniz.

Suskun kalmak günah değildir. Sadece ilim sahibi mevzulara hakim durumda olanların dil ile hataları düzeltmeleri gerekir. Fakat kafi ilme haiz olmayarak onlara yanıt vermeye çalışıp yanıt verememe durumunda onların kendilerini haklı zannetmeleri de arzu edilen netice değildir.

Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker: İyiliği buyurma, kötülükten alıkoyma.

Maruf, şerîatın emrettiği; münker, şerîatın yasakladığı şey anlama gelir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye maruf; Tanrı’ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir (Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s.505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118).

Kısaca marufu emretmek inanç ve itaata çağırmak; münkerden nehyetmek de sövgü ve Tanrı’a başkaldırmaya karşı durmaktır. (Kadı Beydâvî, Envârü’t-Tenzil, 2/232).

Kur’an-ı Kerîm’de,

”Sizden hayra çağıran, marufu emreden, münkerden vazgeçirmeye çalışan bir ümmet bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmrân, 3/104)

buyurulmaktadır. Bu ayetle marufun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi tüm İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm uleması bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla ötekilerden sorumluluğun kalkacağını, sadece asla kimsenin yapmaması halinde tüm Müslümanların görevli ve günahkâr olacağını söylemiştir (Yazır, a.g.e., II / 1155).

Başka bir ayet-i kerimede yüce Tanrı Söyle buyurmaktadır:

“Siz insanoğlu için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız; şundan dolayı Tanrı’a inanıyorsunuz…’‘ (Al-i İmrân, 3/110).

Müminler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmiş bir toplumdur. Bu toplumun korunması için bu ayetlerle dinin en mühim ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe, çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyleki buyurmuştur:

“Sizden kim bir fenalık görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman, 78; Tirmizî Fiten. 1; Nesaî, inanç 17; İbn Mâce, Fiten, 20).

Marufu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük bulunduğunu Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu buyruğu ortaya koymaktadır:

“Bana yaşam bahşeden Tanrı’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Tanrı kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O vakit yakarış edersiniz fakat duanız kabul edilmez.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 16; Tirmizî, Fiten, 9; İbn Hanbel, V, 388).

Şu âyet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir:

“…onlar, (İsrailoğulları) birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar. Yemin ederiz ki yapmakta oldukları şey oldukca fena idi…” (Mâide, 5/78-79).

Gene başkâ âyetlerde müşriklerden başka, müminlerin karşısında münkeri emreden, marufu yasaklayan, böylelikle Tanrı’ın komut ve yasaklarına karşı çıkarak, emredilenin tam tersini icra eden münâfıklar da zikredilir. (bk. Tevbe, 9/67, 81).

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in çeşitli buyruklarında Müslümanların her birinin birer çoban olduğu, elleri altındakilerden görevli bulunmuş olduğu, mü’minler içinde canlı ve devamlı bir toplumsal beraberlik ve beraberliğin olması, dâima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin zâlim bir devlet başkanına karşı hak bir söz söylemek olduğu belirtilmektedir.

Bir toplumda ma’rûfu emreden, kötülükten menedenler eğer olmazsa giderek münker olan işler bírer kaide haline, bir yaşama biçimi haline gelirler. Şeytanlar hak ile bâtılı karıştırır, hakikatı bozarlar; insanlara Tanrı’ı unuttururlar. Bu şekilde bir toplumda Müslümanın tavrını gene âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu buyruğunda bulmak mümkündür:

“Sizde iki sarhoşluk ortaya çıkmadıkça Tanrı tarafınca gelen hak din suretiyle devam edersiniz: Cehâlet sarhoşluğu ve dünyaya aşın düşkünlük. Siz iyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Tanrı yolunda cihad ederken, içinizde dünya sevgisi oluşuverince iyiliği emretmez, kötülüğe engel olmaz ve Tanrı yolunda cihadı bırakırsınız. O gün Kitap ve sünnetin emirlerini yaymaya çalışanlar Ensâr ve Muhâcirlerden İslâm’a ilk giren kimseler gibidirler.” (Bezzâr, Mecmau’z Zevâid, VII / 271);

“İyileriniz zâlimlerinize yardakçılık eder; fıkıh kötülerinizin, saltanat da küçüklerinizin eline geçer. İşte o vakit fitnenin hücumuna uğrar ve birbirinize düşersiniz.” (a.g.e., 286);

”(Bu durumda ise) açık günahlar her insana zarar verir, kötüler iyilere musallat olur, iyilerin de kalbi mühürlenir, lânetlenirler. Fitne günlerinde ise sabırlı olmak ateşi kor halinde elde tutmak gibidir.” (Kenzü’l-Ummâl, II / 68-78).

Marufun emredilmediği, münkerden alıkonulmayan toplumların iyi mi helâk edilmiş olduğu, iyi mi Tanrı’ın azâbının onları kuşattığı Kur’an-ı Kerîm’de derhal her sûrede zikredilmektedir (A ‘ râf, 7/163 vd).

İslâm bilginleri, bir şeyden korkarak kötülüğe engel olmamanın âdeta o kötülüğü kabul etmek ve ona katılmak anlamına geldiğini; aslolan korkunun Tanrı’tan korkmak bulunduğunu; iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek görevinin eceli yaklaştırmadığını ve rızkı kesmediğini; sadece göz bakılırsa bakılırsa tâkat dışı belâya direnmenin de câiz olmadığını söylemişlerdir (Kenzü’l Ummâl, II, 141 vd).

İnsanlar için en hayırlı topluluk olan İslâm ümmetinin fertleri birbirlerinin tüm dertleriyle ilgilenen kişilerden meydana gelir. Oysa öteki tüm dinlerde iyilik ve fenalık her ferdin kendi sorunudur. Meselâ Tevrat’ta, “Rab, Kabil’e sordu: ‘Kardeşin nerede?’ O da, ‘Bilmiyorum, ben kardeşimin bekçisi miyim?” benzer biçimde bir ifade vardır (Tevrat, Tekvin, 4/9).

Marufu emretmek, münkerden alıkoymak görevini İslâm ümmeti içinden ilk olarak âlim olanlar üstlenir; yoksa bu iş câhillere bırakılmaz. Şundan dolayı câhiller her şeyi altüst ederler, kavram ve kıymet kargaşasına yolaçarlar. Görevin yerine getirilmesinde ana ilke her Müslümanın ahirette hesap vereceğini bilmesi bilincidir. Toplumlar genel anlamda ikiye ayrılırlar: Maruf toplumlar, münker toplumlar. Münker toplumlar oluşmuş yada oluşmaktâ iken, Müslümanların ma’siyete, münkere, tâğuta itaatten kaçınmaları farzdır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 144). Kısaca Müslümanların her münker toplumunu maruf cemiyet, İslam hükümlerinin yaşandığı cemiyet haline getirmeleri fârz kılınmıştır.

Uygar demokrâtik-laik toplumlar dini yalnız Tanrı’la kul içinde bir sorun olarak görürler ve İslâm’ın maruf münker ilkesinin yalnız ahlâkı bir sorun bulunduğunu vâzederler. Oysa yaşamın tüm yanlarını Tanrı ve Resulunün komut ve yasakları doğrultusunda yaşamak ve münker toplumları İslâmî cemiyet haline dönüştürmekle görevli olan Müslümanların bu durumuyla demokratik ilkeler birbirine hem karşıt, hem de çelişiktir. Bu sebeple Müslümanların devamlı marufu emretmeleri, münkerden sakındırmaları mümkün olmaz; karşılarına münker toplumun komut ve yasakları çıkarılır. İşte bu aşamada Müslümanlar için şu emir geçerlidir:

“Ey inanç edenler siz kendinize bakın; doğru yolda iseniz sapıtanlar size zarar veremezler.” (Mâide, 5/105).

Çağdâş toplumla Müslümanın çelişkisi onun, sadece Tanrı’a ve Resulune itaat edeceği gerçeğinden dolayı İslâmî bir devleti gerçekleştirmesini mecburi kılar. Bir taraftan bu yolda çalışırken öte taraftan münkerlerle mücâdele kesintiye uğramaz, marufun emredilmesinden geri kalınmaz. Bu nokta şunun için önemlidir: Maruf, ne salt ahlakçılık anlama gelir, ne de İslâm’ın ana ilkelerinin yerine insan haklarının geçirilmesidir. Maruf, tek kelimeyle İslâm’ın kendisidir. Münker de, aslı itibariyle yada ahlâkı açıdan yalnız fena şeyler değil, tam anlamıyla İslâm’ın yasakladığı her şeydir. Yeryüzünün değişik yerlerinde, değişik rejimlerde ve şartlarda yasayan Müslümanlar için değişmeyen ölçü budur. Bunun tek yöntemi de Rasûlullah’ın sünnetidir.

“Size peygamber neyi verdiyse onu benimseyiniz…” (Haşr, 59/7).

Gerçek maruf-münker görevi, en başta insanoğlunun kendisinden başlayarak yapılır (bk. Bakara, 2/44). Bazı insanoğlu her devirde, Resule itaati söylerler, kendileri itaat etmezler; sadakayı emrederler, kendileri vermezler. İşte şu ayet-i kerimede onlar uyarılmaktadır:

“Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Düşünmez misiniz?..” (Bakara, 2/44).

İyiliği emredip kendileri yapmayanlar için hesap gününde dudaklarının alevden makaslarla kesileceği haberi verilmiştir (İbn Kesir, 1, 8).

İkincisi, Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemektir (Nahl, 1 6/ 1 25; Tâhâ, 20/43).

Sonuçta marufun emredilmesi, münkerin yasaklanması meselesi, yalnız bir fetvâ vakası değil; aile, hukuk, politika ve ekonominin devamlı içiçe geçmiş bir halde şerîatın gerekleri doğrultusunda savunulması ve yaşanması anlama gelir. Bu, sistemli bir çağrı çalışmasını gerektirir. İslâm’ın ilk yayılışı da bu şekilde olmuştur. İslâm’ın başat olmadığı düzenlerde, Ehl-i kitab’a karşı yada müşriklere ve öteki gayri İslâmî zümrelere karşı tek geçerli çağrı metodu Resulullah’ın sünnetidir. Bunu sadece Resulullah’ın sünnetiyle açıklayabiliriz. Yoksa rahat bir ahlâkçı, bir vâiz, hattâ bir muhtesib benzer biçimde davranarak değil. “Dirilerin ölüsü” olarak kalmak isteyen, kısaca eliyle, diliyle ve kalbiyle toplumdaki münkeri kötülemeyen kimse ne kötüdür… Tevrat’ta: “Şahıs iyiliği emr, kötülüğü yasakladığı takdirde kavminin nezdinde derecesi kötüleşir” denilerek İslâmî hâreket ve ahlâk saptırılmış, dinin esası tahrif edilmiştir. O sebeple Tanrı katında din olarak yalnız İslâm geçerlidir.

Öte taraftan, İslâm toplumlarında ise marufun emredilmesi, münkerin yasaklanmasında ictihada giren mevzularda uyarıcılık yapılmaz. Meselâ Hanefiler, unutularak besmelesiz kesilen hayvanın etini yiyen bir Şâfiîye, “Bu yediklerin haramdır” şeklinde bir uyarıda bulunamaz; zira bunlar Şâfiî’ye bakılırsa helâldir. İşte emri bi’l-mâ’rûf nehyi ani’l-münkeri her insanın yapamamasından kasıt budur. Sadece, her insanın bilmiş olduğu büyük-küçük günahlar, dinin kati yasaklamaları hakkında hepimiz bu görevi yerine getirir (İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûmi’d-Din, Emri Bi’l-Mâ’ruf ve Nehyi Ani’l-Münker kısmı). Fakat Şâfiîler, besmelesiz kesilen hayvanların etini yiyecek isteyen Hanefilere ikazda bulunabilir. Gerek Tanrı hakları, gerekse kul hakları olsun tüm ma’rûf ve münkerlerde ilkin sözlü, sonrasında fiilî uygulama esastır. Mutezile ise kul hakkıyla ilgili olmayan meselelerde sözle yada fiille uyarıcılığı kabul ederken; bunu da sadece imamın yapabileceğini, fertlerin karışamayacağını savunmuştur.

Enes b. Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste şöyleki bir yargı bulunmaktadır:

“Biz Tanrı’ın Resulune ‘Ey Tanrı’ın Rasûlü, biz iyiyi tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen sakınmadıkça menedemez miyiz?’ diye sorduk. Resulullah şöyleki buyurdu:

“Siz iyiliğin tamamını işlemezseniz dahi iyiliği emrediniz. Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırınız.” (Taberânî).

Hz. Lokman’ın oğluna öğüdü devamlı ve mekanda uyarıcının hâlini beyan eder:

“Yavrum, namazı gereği suretiyle kıl; iyiliği emret ve fenâlıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan. Şundan dolayı bunlar kati olarak farz kılınan işlerdir.” (Lokman, 31/17).

O halde emr-i maruf icra eden, bilimsel ile amil olmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“İsra gecesinde, alevden makaslarla dudakları kesilen insanoğlu gördüm. Kim olduklarını sormuş oldum. Onlar da “İyilikle emreder kendimiz yapmazdık. Kötülükten nehyeder; fakat kendimiz sakınmazdık.” diye yanıt verdiler.” (İbni Hibban)

“Emr-i maruf ve nehy-i münkeri, rıfk ve hilm sahibi fakihler yapar.” (İ.Gazali)

Emr-i maruf oldukca önemli olduğundan, insan, kendisi her iyiliği yapamazsa ve her kötülükten kaçamazsa da, gücü yetiyorsa, emr-i marufta bulunması gerekir.

Hz. Enes, “Ya Resulallah, tamamen yapamadığımız bir şeyi emretmeyelim mi? Kendimiz tamamen sakınamadığımız bir şeyi nehy etmeyelim mi?” diye sual edince, Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

“Her ne kadar iyiliğin hepsini yapamasanız ve her ne kadar kötülükten sakınamazsanız da, emr-i maruf ve nehy-i münker yapınız!” (İ. Gazali)

Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:

“Söz ve yazı ile emr-i maruf âlimlerin vazifesidir. Kalb ile, yakarış ederek günah işleyene engel olmaya çalışmak da her müminin vazifesidir. El ile müdahale ise devletin vazifesidir.” (Hadika)

Faydası olmayacağı ve zarar geleceği bilinmiş olduğu halde, her günah işleyene emr-i maruf halletmeye kalkmak doğru değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

“Tanrı Teâlâ, kıyamet günü, bir kuluna, günah işleyeni görmüş olduğu vakit niçin engel olmadığını soracaktır, o kimse de, ‘Onun zararından, düşmanlığından korktum, senin af ve mağfiretine güvendim.‘ diyecek (ve mazur görülecektir.) (İbni Mace)

İlave informasyon için tıklayınız:

Tebliğ Metodu Nasıl Olmalı?..

Emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker nedir, kimlere ve nasıl yapılmalıdır?

Merhaba ve yakarış ile…
Sorularla İslamiyet

dara tarafınca Cu, 09/03/2007 – 17:28 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir