Her şey zıttı ile bilinirse, Tanrı’ın zıttı olmadığına gore, insan Tanrı’ı iyi mi bilebilir?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Sual Detayı

– Tanrı’ın zıddı, niddi, misli, benzeri, şeriki yoktur ne anlamına gelir?

Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

Yanıt 1:

Varlık terimi için şu şekilde üçlü bir sınıflandırma yapılıyor: Vacib, mümkin ve mümteni.

Vacib, olması zaruri, olmaması muhal olan anlamına gelir. Tanrı’ın varlığı zatındandır ve vaciptir.

Mümkin ise, “olup olmaması eşit olan” şeklinde tanım edilir. Mümkinin varlığı, zatından değildir. Tanrı’ın var etmesiyle var, yok etmesiyle yok olur.

Bir de varlığı imkânsız şeyler vardır. Tanrı’ın şeriki benzer biçimde. Yada ne tek ne de çift olmayan sayının varlığı benzer biçimde. Bunlar mümteni grubuna girerler.

Mümteni grubundakilerin varlıkları muhal olduğundan, bunlar Tanrı’ın zıddı değillerdir, şu sebeple bunlar hiçbir şey değillerdir.

Mümkin sınıfına girenler ise, varlık itibariyle gölge, hatta gölgenin gölgesi benzer biçimde zayıf bir mertebededirler. Bunlar, Tanrı’ın zıddı değil, Onun mahlukudurlar. Şu demek oluyor ki, mümkin, vacibin zıddı değil, isimlerinin aynasıdır.

O halde, Tanrı’ın zıddının mümkinat aleminde olması muhaldir. Mümteninin ise aslına bakarsanız varlığı muhaldir. O halde Tanrı’ın zıddı yoktur.

Zıt meselesine sayılardan bir örnek verelim:

(-5) rakamı (+5) rakamının zıddıdır. Bunların her ikisi de rakamdırlar ve biri ötekinin zıddıdır.

Tanrı’ın zıddı olan bir ilah düşünülemeyeceği benzer biçimde, mahlukat da Tanrı’ın isimlerinin aynası makamındadırlar ve Ona zıt bir nitelik taşımazlar.

Yanıt 2:

“Her şey zıddı ile bilinir.” kuralı yaratılmış varlıklar hakkında söz mevzusudur. “Her kuralın kesinlikle bir / birkaç istisnası vardır.” kaidesi de kabul gören bir kuraldır.

Bu kaide zahiren bir hasrı ifade etse bile, gerçekte her şeyin bilinmesi, tanınması, kesinlikle onun zıddının karşılaştırılmasıyla olmak zorunda değildir. Bu husus için yüzlerce örnek verilebilir. Mesela, bir insanı, bir hayvanı, bir çiçeği, bir ağacı, bir meyveyi bilip tanırken, onların zıddı aklımızın ucundan bile geçmez.

Ek olarak, peygamber ve melekler dahil asla kimse Tanrı’ın Zat-ı Akdesinin hakikatini bilmesi imkansız. Bunun bir sebebi de  zıddının olmamasıdır.

Yanıt 3:

Tanrı’ın hakikî zıddı yoktur, fakat onun zıtsız, eşi olmayan, sonsuz sıfatlarını idrak etmek için, insanda “vahid-i kıyasî” denilen bazı ölçüler verilmiştir. Bununla hayalî bir zıddın görünümü tasarım edilerek o zıdsız sıfatlar tanınır. Sözgelişi, âcizliğimizle Tanrı’ın kudretini; cahilliğimizle Tanrı’ın ilmini; kötü vasfımızla Tanrı’ın bekasını; muhtaçlık vasfımızla Tanrı’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını ifade eden Samed sıfatının varlığını anlayabiliriz. Anlayabiliriz, şu sebeple noksan sıfatlar yaratılmışların özelliğidir, Tanrı ise her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. “Muhalefetün lil-havadis / Tanrı’ın yaratılanlara benzememesi.” sıfatı bu gerçeğe işaret etmektedir.

İnsan bir şeyi zıttı ile anlamış olur, ölçme ile kavrar. Sözgelişi, soğuk eğer olmazsa, sıcak anlaşılmaz,  mertebe ve dereceleri kavranmaz. Gece eğer olmazsa, gündüzün kıymet ve derecesi anlaşılmaz. Hakiki manada Tanrı’ın da bir zıddı, bir rakibi, bir benzeri olmadığından, kavramak ve idrak etmek zorlaşıyor. Hatta ihata ile anlamak  olanaksız oluyor.

Bu yüzden Tanrı, kendi mutlak isim ve sıfatlarını, bir parça kavratmak ve algı ettirmek için farazi zıtlar ve itibari ölçüleri yaratıp insanoğlunun eline vermiş. Ta ki, insan, ölçme yolu ile Tanrı’ı bilebilsin.

İşte, kâinat’ta Tanrı’ın zıddı, rakibi ve kıyası olmayınca, çıplak akıl ile görünmüyor. Onun için, vahyin terbiyesi altına girmiş bir ene dürbünü ile bakıldığında, bir parça görünür ve anlaşılır.

İnsan, elli kilogramlık bir taşı havaya kaldırdığında, bu işi kendisine kayra edilen kuvvet yardımıyla yaptığını bilir; fakat gene de “Ben bu taşı kaldırdım.” diyerek o işe sahiplenir. Zira o işi irade eden ve icra eden kendisidir; bir başkası değil.

İşte insan, bu kuvvetini vahid-i kıyasî yaparak der ki “Tanrı da şu üstünde durduğum dünyayı İlâhî kudretiyle döndürüyor.”

İnsan, kendisine kayra edilen kuvvet yardımıyla bu hükme varabiliyor. Sonrasında ‘mevhum hattı’ bozuyor. Şu demek oluyor ki, dünyayı döndüren kudretin, onu ve elindeki taşı da beraber döndürdüğünü düşündüğünde kendi kuvvetinin vehim kadar zayıf bulunduğunu anlayarak, tüm kuvvet ve kudretin Tanrı’a ilişik bulunduğunu onaylama ediyor.

Bu mevzu üstünde düşünürken, ilk olarak, Tanrı’ın varlığının “vacip”, insan varlığının ise “mümkin” olduğu dikkatten uzak tutulmamalı. İnsan mahlûk olduğu benzer biçimde, sıfatları da mahlûktur. İnsan mümkin olduğu benzer biçimde, sıfatları da mümkindir. Ve nihayet bir mahlûk olan insanoğlunun Hâlık’ına benzemesi düşünülemeyeceği benzer biçimde, onun mahlûk sıfatlarının da, meselâ, iradesinin, ilminin, kudretinin de Tanrı’ın ilim, kudret ve iradesine hiçbir cihetle benzemeyeceği unutulmamalıdır.

Bizlere takılan sıfatlar, İlâhî sıfatlara birer işaret… Bunlarla o vacip, sonsuz ve mutlak sıfatların varlıklarını bilebiliriz. Fakat haritadaki noktalara benzeyen bu sıfatlarımızla, İlâhî kudret içinde hiçbir benzerlik olamayacağını da hatırdan çıkarmayız. Bunlar birer işarettirler, o denli.

Yanıt 4:

Misil: Kelime olarak benzer, eş, nâzır, tıpkısı benzer biçimde manalara gelir. Tanrı’ın misli olması demek ise; aynı Tanrı benzer biçimde ikinci bir Tanrı’ın olması anlamına gelir ki, bu mümkün değildir.

Zıt, burada rakip, karşıt anlamındadır. Şu demek oluyor ki eğer Tanrı’ın bir misli olsa idi, bu misli olan şey hem de Tanrı’a rakip ve karşıt olacaktı. Zira misil kelimesinin içinde gizli saklı olarak zıddiyet manası da vardır.

Tanrı’ın bir benzeri olan başka bir Tanrı, hem de Tanrı’ın zıddı ve rakibidir. Kavga, gürültü ve zıtlıklar; benzer ve denk olan şeyler içinde olur.

Sözgelişi; iki benzer ve misil olan padişah, aynı ülkede olsa; rekabet ve zıtlık ortaya çıkar. Aynı şekilde iki misil olan İlah içinde da rekabet ve zıtlık oluşur.

Büyük dil bilgini Ahfeşe’e gore, bir şeyin zıddı, niddi, şebihi aynı manaya; onun muhalifi olan benzerleri manasına gelirler.(bk. Lisanu’l-Arab).

Buna gore, Tanrı’ın zıddı, niddi, şebihi demek, Tanrı’ın  haricinde -haşa- onun benzer biçimde bir varlık gösteren benzer şeyler anlamına gelir.

Bununla birlikte, “dıd / zıt” kelimesi lügat manası itibariyle “muhalif” anlamına gelir. Sözgelişi, “gece-gündüz, kara-ak” zıt kavramlardır.

“Nid” ise, lügat anlamı itibariyle misil, benzer manasına gelir. “Misil” kelimesi şebih / benzer manasına gelir. Şu demek oluyor ki bunlar eş anlamlı kelimelerdir.(bk. el-Vecîz).

“Şerik” ortak manasına gelir. “Benzer” kelimesi, Arapça “misil” kelimesinin Türkçe tercümesidir.

Yanıt 5:

Mertebeler mevzusunda her şey zıddıyla bilinir. Sözgelişi sıcak soğuk benzer biçimde mertebeler mevzusunda durum böyledir. Bir şeyi bilmenin bir yönü zıddıyla bilinmesidir; yoksa yalnızca zıddıyla bilinir demek değil.

“Evet, tüm kâinatı bir saray, bir ev benzer biçimde muntazam yönetim eden ve yıldızları zerreler benzer biçimde hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar benzer biçimde istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şeriki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı benzer biçimde, ‘leyse ke mislihı şey / Onun misli yoktur’ ayetinin sırrıyla, sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olması imkansız.”

“Fakat, “ve lehül meselül a’la fis semavati vel ard ve hüvel azızül hakım” sırrıyla, mesel ve temsil ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsil, şuûnât nokta-i nazarında vardır.” (Said Nursi, Sözler, s. 19)

“Hayatımın Hâlıkıma bakan fıtrî vazifelerine ve mânevî faydalarına baktım. Gördüm ki hayatım, yaşamın Hâlıkına üç cihetle aynadarlık ediyor:”

“Birinci vecih: Hayatım, acz ve zaafıyla ve fakr ve ihtiyacıyla Hâlık-ı yaşamın kudret ve kuvvetine ve gınâ ve rahmetine aynadarlık eder.”

“Evet, iyi mi ki açlık derecesiyle yemeğin lezzet dereceleri ve karanlığın mertebeleriyle ışık mertebeleri ve soğuğun mikyasıyla hararetin mizan dereceleri bilinir; o şekilde de hayatımdaki hadsiz acz ve fakr ile birlikte hadsiz ihtiyaçlarımı izale ve hadsiz düşmanlarımı def etmek noktasında Hâlıkımın hadsiz kudret ve rahmetini bildim; sual ve yakarma ve sığınma ve tezellül ve ubudiyet vazifesini anladım ve aldım.”

“İkinci vecih: Hayatımdaki cüz’î ilim ve irade ve sem’ ve basar benzer biçimde mânâlarıyla Hâlıkımın küllî ve ihâtalı sıfatlarına ve şuûnâtına aynadarlıktır.”

“Evet, ben kendi hayatımda ve şuurlu fiillerimde bilmek, işitmek, görmek, söylemek, istemek benzer biçimde fazlaca mânâlarıyla bildim ki, bu kâinatın şahsımdan büyüklüğü derecesinde daha büyük bir mikyasta Hâlıkımın çevre ilmini, iradesini, sem’ ve basar ve kudret ve yaşam benzer biçimde evsafını ve muhabbet ve gazap ve şefkat benzer biçimde şuûnâtını anladım; inanç ederek onaylama ettim ve itiraf ederek bir mârifet yolunu daha buldum.”

Üçüncü vecih: Hayatımda nakışları ve cilveleri bulunan esmâ-i İlâhiyeye aynadarlıktır.

“Evet, ben kendi hayatıma ve cismime baktıkça, yüzer tarzda mucizâne eserler, nakışlar, san’atlar görmekle birlikte, fazlaca şefkatkârâne beslendiğimi müşahede ettiğimden, beni yaratan ve yaşatan Zât, ne kadar fevkalâde sehâvetli, merhametli, san’atkâr, lütufkâr, ne aşama hârika iktidarlı -tâbirde hata olmasın- maharetli, hüşyar, işgüzar bulunduğunu inanç nuruyla bildim, tesbih ve takdis ve hamd ve şükür ve tekbir ve tâzim ve tevhid ve tehlil benzer biçimde fıtrat vazifeleri ve hilkat gayeleri ve yaşam neticeleri ne işe yaradığını bildim. Ve kâinatta en kıymettar mahlûk yaşam bulunduğunun sebebini ve herşey hayata musahhar olmasının sırrını ve hayata karşı herkeste fıtrî bir iştiyak bulunduğunun hikmetini ve yaşamın yaşamı inanç bulunduğunu ilmel yakîn ile anladım.” (Said Nursi, Şualar, Dördüncü Şua, s. 63)

BİRİNCİ REMİZ: Sualde diyor ki: ‘Bir şeyin zıddı eğer olmazsa, o şeyin iyi mi kemâli olabilir?’

“Elcevap: Şu sual sahibi, hakikî kemâli bilmiyor, yalnız nisbî bir kemal zannediyor. Oysa, gayra bakan ve gayra nisbeten hasıl olan meziyetler, faziletler, tefevvuklar hakikî değiller; nisbîdirler, zayıftırlar. Eğer gayr nazardan sakıt olsalar, onlar da sukut ederler. Meselâ, sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazileti, soğuğun tesiriyledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin tesiriyledir. Onlar gitse, bunlar da azalır.”

“Oysa, hakikî lezzet ve muhabbet ve kemal ve erdem odur ki, gayrın tasavvuruna bina edilmesin, zâtında bulunsun ve bizzat bir hakikat-i mukarrere olsun. Lezzet-i vücut ve lezzet-i yaşam ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i marifet ve lezzet-i inanç ve lezzet-i kalım ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü suret ve kemâl-i zat ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef’al benzer biçimde bizzat meziyetler, gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez.”

“İşte, Sâni-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemal ve Hâlık-ı Zülkemâlin tüm kemâlâtı hakikiyedir, zâtiyedir. Gayr ve mâsivâ Ona etki etmez, yalnız mezâhir olabilirler.”

“İKİNCİ REMİZ: Seyyid Şerif Cürcânî Şerhu’l-Mevâkıf’ta demiş ki: “Sebeb-i muhabbet, ya lezzet yada çıkar, ya müşâkelet (doğrusu meyl-i cinsiyet), ya kemaldir. Bundan dolayı kemal mahbub-u lizâtihîdir.” Şu demek oluyor ki, ne şeyi seversen, ya lezzet için seversin, ya çıkar için, ya evlâda eğilim benzer biçimde bir müşâkele-i cinsiye için, ya kemal olduğundan seversin. Eğer kemal ise, başka bir sebep, bir garaz lâzım değil; o bizzat sevilir. Meselâ, eski zamanda sahib-i kemâlât insanları hepimiz sever; onlara karşı hiçbir alâka olmadığı halde istihsankârâne muhabbet edilir.”

“İşte, Cenâb-ı Hakkın tüm kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâsının tüm merâtipleri ve tüm faziletleri hakikî kemâlât olduklarından, bizzat sevilirler; mahbûbetün lizâtihâdırlar. Mahbub-u Bilhak ve Habîb-i Hakikî olan Zât-ı Zülcelâl, hakikî olan kemâlâtını ve sıfât ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, aynaları olan san’atını ve masnuatını ve mahlûkatının mehâsinini sever, muhabbet eder. Enbiyasını ve evliyasını, hususan Seyyidü’l-Mürselîn ve Sultanü’l-Evliya olan Habîb-i Ekremini sever. Şu demek oluyor ki, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin aynası olan Habîbini sever. Ve kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın mazhar-ı câmii ve zîşuuru olan o Habîbini ve ihvânını sever. Ve san’atını sevmesiyle, o san’atın dellâl ve teşhircisi olan o Habîbini ve emsalini sever. Ve masnuatını sevmesiyle, o masnuata karşı ‘Maşaallah, bârekâllah, ne kadar güzel yapılmışlar!’ diyen ve takdir eden ve istihsan eden o Habîbini ve onun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin-i ahlâkın umumunu câmi olan o Habîb-i Ekremini ve onun etbâ ve ihvânını sever, muhabbet eder.”

“ÜÇÜNCÜ REMİZ: Umum kâinattaki umum kemâlât, bir Zât-ı Zülcelâlin kemâlinin âyâtıdır ve cemâlinin işârâtıdır. Bir ihtimal, hakikî kemâline nisbeten tüm kâinattaki hüsün ve kemal ve cemal, zayıf bir gölgedir. Şu hakikatin beş hüccetine icmâlen işaret ederiz.”

“Birinci hüccet: Iyi mi ki, muhteşem, görkemli, münakkaş, müzeyyen bir saray muhteşem bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder. Ve muhteşem eylem olan o dülgerlik, o nakkaşlık, bizzarure, muhteşem bir fâile, bir ustaya, bir mühendise ve ‘nakkaş’ ve ‘musavvir’ benzer biçimde ünvan ve isimleriyle birlikte delâlet eder. Ve muhteşem o adlar dahi, şüphesiz, o ustanın muhteşem, san’atkârâne sıfatına delâlet eder. Ve o kemâl-i san’at ve ödat, bilbedâhe, o ustanın kemâl-i istidadına ve kabiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl-i istidat ve kabiliyet, bizzarure, o ustanın kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mahiyetine delâlet eder.”

“Aynen o şekilde de şu saray-ı âlem, şu muhteşem, müzeyyen yaratı, bilbedâhe, oldukça kemaldeki ef’âle delâlet eder. Bundan dolayı, eserdeki kemâlât, o ef’âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir.”

“Kemâl-i ef’âl ise, bizzarure, bir Fâil-i Mükemmele ve o Fâilin kemâl-i esmâsına, doğrusu, âsâra nisbeten Müdebbir, Musavvir, Hakîm, Rahîm, Müzeyyin benzer biçimde adların kemâline delâlet eder.”

“İsimlerin ve ünvanların kemâli ise, şeksiz şüphesiz, o Fâilin kemâl-i evsafına delâlet eder. Zira, ödat muhteşem eğer olmazsa, sıfattan neş’et eden adlar, ünvanlar muhteşem olması imkansız.”

“Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe, şuûnât-ı zâtiyenin kemâline delâlet eder. Bundan dolayı, sıfatın mebdeleri, o şuûn-u zâtiyedir.”

“Ve şuûn-u zâtiyenin kemâli ise, biilmilyakîn, Zât-ı Zîşuûnun kemâline ve o şekilde lâyık bir kemâline delâlet eder ki, o kemâlin ziyası şuun ve sıfât ve esmâ ve ef’al ve âsâr perdelerinden geçmiş olduğu halde, şu kâinatta gene bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.”

“İşte, şu aşama hakikî kemâlât-ı zâtiyenin burhan-ı kat’î ile vücudu durağan(durgun) olduktan sonrasında, gayra bakan ve emsal ve ezdâda tefevvuk cihetiyle olan nisbî kemâlâtın ne ehemmiyeti kalır, ne aşama sönük düşer, anlarsın.”

“İkinci hüccet: Şu kâinata nazar-ı ibretle bakılmış olduğu zaman, vicdan ve kalb bir hads-i sadıkla hisseder ki, şu kâinatı bu aşama güzelleştiren ve süslendiren ve envâ-ı mehâsinle tezyin edenin, nihayet derecede bir cemal ve kemâlâtı vardır ki şu şekilde yapıyor.”

“Üçüncü hüccet: Malûmdur ki, mevzun ve muntazam ve muhteşem ve güzel san’atlar, oldukça güzel bir programa istinad eder. Muhteşem ve güzel bir program ise, muhteşem ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyet-i ruhiyeye delâlet eder. Demek, ruhun mânevî güzelliğidir ki, ilim vasıtasıyla san’atında tezahür ediyor.”

“İşte, şu kâinat, hadsiz mehâsin-i maddiyesiyle, bir mânevî ve ilmî mehâsinin tereşşuhatıdır. Ve o ilmî ve mânevî mehâsin ve kemâlât, elbet hadsiz bir sermedî hüsün ve cemâlin ve kemâlin cilveleridir.”

“Dördüncü hüccet: Malûmdur ki, ziyayı verenin ziyadar olması lâzım; aydınlatma edenin nuranî olması gerek; kayra gınâdan gelir; lütuf lâtiften zuhur eder. Madem öyledir; kâinata bu kadar hüsün ve cemal vermek ve mevcudata çeşitli kemâlât vermek, ışık güneşi gösterdiği benzer biçimde, bir cemâl-i sermedîyi gösterirler.”

“Madem mevcudat, yerin yüzünde büyük bir dere benzer biçimde, kemâlâtın lem’alarıyla parlar, geçer. O dere güneşin cilveleriyle parladığı benzer biçimde, şu seyl-i mevcudat dahi hüsün ve cemal ve kemâlin lem’alarıyla muvakkaten parlar, gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem’aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki, cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler iyi mi kendilerinden değil, bir ihtimal bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. O şekilde de, şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehâsin ve kemâlât, bir Şems-i Sermedînin lemeât-ı cemâl-i esmâsıdır…”

“Beşinci hüccet: Malûmdur ki, üç dört çeşitli yoldan gelenler aynı bir hadiseyi söyleseler, yakîni ifade eden tevatür derecesinde o hadisenin kat’î vukuuna delâlet eder. İşte, meşrepçe ve meslekçe ve istidatça ve asırca oldukça çeşitli, ayrı ayrı tüm muhakkıkînin çeşitli tabakatından ve evliyanın çeşitli turuklarından ve asfiyanın çeşitli mesleklerinden ve hükema-yı hakikiyenin çeşitli mezheplerinden olan tüm ehl-i bulgu ve zevk ve şuhud ve müşahede, bulgu ve zevk ve şuhud ile ittifak etmişler ki, kâinat mezâhirinde ve mevcudat aynalarında görülen mehâsin ve kemâlât, birtek Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun tecelliyât-ı kemâlidir ve cilve-i cemâl-i esmâsıdır. İşte bunların icmâı sarsılmaz bir hüccet-i katıadır.”

“Tahmin ederim ki, şu Remizde, ehl-i dalâletin vekili işitmemek için kulağını kapayıp kaçmaya mecburdur. Aslına bakarsanız zulmetli kafaları, huffaş misilli, bu nurları görmeye tahammül edemezler. Öyleyse, bundan sonrasında onları pek de nazara almayacağız.”

“DÖRDÜNCÜ REMİZ: Birşeyin lezzeti, hüsnü, cemâli, emsal ve ezdâdına bakmaktan ziyade, mazharlarına bakarlar. Meselâ, kerem güzel ve hoş bir sıfattır. Kerîm olan zat, başka mükrimlere tefevvuk cihetiyle almış olduğu lezzet-i nisbiyeden bin kere daha hoş bir lezzeti, ikram etmiş olduğu adamların telezzüzleriyle, ferahlarıyla alır. Hem bir şefkat ve acıma sahibi, şefkat etmiş olduğu mahlûkların istirahatleri derecesinde hakikî bir lezzet alır. Meselâ, bir validenin, evlâdının mes’udiyetlerinden ve istirahatlerinden şefkat vasıtasıyla almış olduğu lezzet o aşama kuvvetlidir ki, onların rahatı için ruhunu feda eder derecesine getirir. Hattâ o şefkatin lezzeti, tavuğu civcivlerini himaye etmek için arslana saldırtır.”

“İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve mutluluk ve kemal, akran ve ezdâda bakmıyor, bir ihtimal mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Normal olarak, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemal ve Kemâlin rahmetindeki cemal ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Aden-i bâkiyede nihayetsiz envâ-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena’umlarına ve ferahlarına gore, o Zât-ı Rahmânü’r-Rahîm, Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek benzer biçimde, Ona lâyık şuûnatla tabir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. ‘Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye’ tabir edilen, izn-i şer’î olmadığından yad edemediğimiz oldukça münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh bulunduğunu fazlaca yerlerde kanıtlama etmişiz. O mânâların birer lem’asına bakmak istersen, gelecek temsilâtın dürbünüyle bak:”

“Meselâ, iyi mi ki sehâvetli, âlicenap, sevecen bir zat, güzel bir ziyafeti, oldukça yoksul ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, gezi eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena’umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne aşama o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın.”

“İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanoğlunun mesruriyeti bu şekilde ise, cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve gezi ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca yerin üzerine bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat’umâtı câmi bir sofrayı serip, tüm zîhayatı minik bir kahvaltı nev’inde o ziyafete çağrı etmekle birlikte, oldukça muhteşem ve tüm envâ-ı lezâizi câmi, sermedî, ebedî bir dâr-ı bekada Cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yiyecek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîme ilişik ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti ölçme edebilirsin.”

“Hem meselâ, mahir bir san’atperver, maharetini göstermeyi sever bir usta, güzel, plâksız konuşan fonoğraf benzer biçimde bir san’atı icad ettikten sonrasında onu kurup deneyim ediyor, gösteriyor. O san’atkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en muhteşem bir tarzda gösterse, onun mucidi ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun olur, ne aşama hoşuna gider, kendi kendine ‘Bârekâllah’ der.”

“İşte, küçücük bir insan, icadsız, sırf surî bir san’atçığıyla, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle bu şekilde memnun olsa, acaba bir Sâni-i Zülcelâl, koca kâinatı bir musiki, bir fonoğraf hükmünde icad etmiş olduğu benzer biçimde, zemini ve zemin içindeki tüm zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanoğlunun başını o şekilde bir fonoğraf-ı Rabbânî ve bir musika-i İlâhî tarzında yapmış ki, hikmet-i beşer, o san’at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor. İşte, tüm o masnuat, tüm onlardan matlup neticeleri nihayet derecede ve oldukça güzel bir surette gösterdiklerinden ve ibâdât-ı mahsusa ve tesbihat-ı hususiye ve tahiyyât-ı muayyene ile tabir edilen, evâmir-i tekvîniyeye karşı onların itaatleri ve onlardan matlup olan makasıd-ı Rabbâniyenin husulünden hasıl olan ve iftihar ve sevinç ve ferahla tabir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve şuûn-u münezzeh, o aşama âli ve mukaddestir ki, tüm ukul-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, gene onların künhüne yetişemez ve ihata edemez.”

“Hem meselâ, adaletperver, ihkak-ı hakkı sever ve ondan zevk alır bir egemen, mazlumların haklarını vermekten ve mazlumların teşekkürlerinden ve zalimleri tecziye etmekle mazlumların intikamlarını almaktan iyi mi memnun olur, bir zevk alır.”

“İşte, Hakîm-i Mutlak ve Âdil-i Bilhak ve Kahhâr-ı Zülcelâl, değil yalnız cin ve inste, bir ihtimal tüm mevcudatta ihkak-ı haktan, doğrusu herşeye hakk-ı vücudu ve hakk-ı yaşamı vermekten ve vücut ve yaşamını mütecavizlerden muhafaza etmekten ve dehşetli mevcutları tecavüzlerden tevkif ve durdurmaktan, hususan mahşerde ve dâr-ı âhirette cin ve insin muhakemesinden başka tüm zîhayata karşı tecellî-i kübrâ-yı adl ve hikmetten gelen maânî-i mukaddeseyi ölçme edebilirsin.”

“İşte şu üç örnek benzer biçimde, bin bir esmâ-i İlâhiyenin herbirinde pek fazlaca tabakat-ı hüsün ve cemal ve fazl ve kemal bulunmuş olduğu benzer biçimde, pek fazlaca merâtib-i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriyâ vardır. İşte bundandır ki, Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, ‘Tüm kâinatın mayası muhabbettir. Tüm mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Tüm mevcudattaki incizap ve cezbe ve çekicilik kanunları muhabbettendir.’ demişler…”

“Muhabbet-i İlâhiyenin tecellîsinde ve o şarâb-ı muhabbetten, hepimiz istidadına gore mesttir. Malûmdur ki, her kalb, kendine kayra edeni sever ve hakikî kemâle muhabbet eder ve ulvî cemâle meftun olur. Kendiyle birlikte sevilmiş olduğu ve şefkat etmiş olduğu zatlara dahi kayra edeni daha pek fazlaca sever. Acaba, sabıkan beyan ettiğimiz benzer biçimde, herbir isminde binler kayra defineleri bulunan ve tüm sevdiklerimizi ihsânâtıyla mes’ud eden ve binler kemâlâtın menbaı olan ve binler tabakat-ı cemâlin medarı olan bin bir esmâsının müsemmâsı olan Cemîl-i Zülcelâl, Mahbub-u Zülkemal ne aşama aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve tüm kâinat Onun muhabbetiyle mest ve sergerdan olmasının şayeste bulunmuş olduğu anlaşılmaz mı?”

“İşte şu sırdandır ki, Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya, ‘Cenneti istemiyoruz. Bir lem’a-i muhabbet-i İlâhiye ebeden bizlere kâfidir.’ demişler.

“Hem ondandır ki, hadiste geldiği benzer biçimde, ‘Cennette bir dakika rüyet-i cemâl-i İlâhî, tüm Aden lezâizine fâiktir.'”

“İşte şu nihayetsiz kemâlât-ı muhabbet, vâhidiyet ve ehadiyet dairesinde, Zât-ı Zülcelâlin kendi esmâ ve mahlûkatıyla hasıl olur. Demek, o daire haricinde tevehhüm olunan kemâlât, kemâlât değildir.” (Said Nursi, Sözler, Otuz İkinci Söz, s. 616)

Slm ve yakarma ile…
Sorularla İslamiyet

Sorularlaislami… tarafınca Sa, 22/03/2011 – 00:00 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir