İslam ile yönetilen bazı ülkelerin kabahat oranları niçin daha yüksek?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Sual Detayı

İslam ile yönetilmeyen bazı ülkelerin kabahat oranlarının İslam ile yönetilen bazı ülkelerin kabahat oranlarından daha düşük olmasını açıklayabilir misiniz?

Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

Ilkin şunu izah edelim ki, bu gün dünyada İslam ile hakkıyla yönetilen bir devletin bulunduğunu düşünemiyoruz..

Bununla birlikte, bu mevzuda bir kaç noktaya işaret etmekte yarar vardır:

a)  İslam yönetimi adını kullandığı halde, gayr-ı İslami işler icra eden, haksızlık eden, yöneticileri gayr-ı etik bir yaşam devam eden  ülkelerde kabahat oranları artabilir. Bundan dolayı, bir taraftan  “İslam yönetimi”, bir taraftan gayr-ı islami gidişat vatandaşlarda İslam dinine karşı bir soğukluk meydana getirebilir.

Allah, Firavun ve adamları hakkında, “Biz onları, insanları ateşe çağıran önderler yaptık.(Kasas, 28/41) diye buyurmuştur.

Demek ki yöneticilerin yurttaş üstünde pozitif yada negatif tesiri büyüktür.

– Hafız İbn Kesir’in verdiği bilgiye gore, “İnsanlar meliklerinin/yöneticilerinin dini üzeredir.” sözünün deposu şudur: Emevi Hanedanları içinde;

– Velid b. Abdulmelik, kendini binalar, saraylar hayata geçirmeye adamıştı. Onun zamanında insanoğlu bir bine rastladıkları vakit, “Iyi mi bir inşaatla meşgulsün?” diye sorarlardı.

– Kardeşi Süleyman b. Abdulmelik bayanlara düşkündür. Onun zamanındaki insanoğlu karşılaştıklarında, birbirine: “Kaç kere evlendin? Kaç tane cariyelerin var?” diye sorarlardı.

– Ömer b. Abdulaziz’in tüm himmeti Kuran okumak, namaz kılmak ve sair ibadetlerde, hayırlı işlerde bulunmak idi. Onun zamanındaki insanoğlu karşılaştıklarında, birbirine: “Allah için söyle; günde kaç cüz okuyorsun? Dün gece kaç rekat teheccüt namazını kıldın?” şeklinde sorular sorarlardı.

Bu değişik durumları dikkate alan halk,  ‘İnsanlar meliklerinin/yöneticilerinin dini üzeredir’ diyerek bu gerçeğin altını çiziyorlardı. (el-Bidaye ve’n-Nihaye, 9/165)

b) İnsanları direkt ilgilendiren mevzular, geçim, güvenlik, dürüstlük, hakkaniyet, merhamet ve benzeri konulardır. Her İslam ülkesinde bulunması ihtiyaç duyulan bu şeklinde vasıflar, bu ülkelerin yönetici ve yetkililerinde bulunmazken, birçok gayr-ı müslim ülkelerde söz mevzusudur.

Müslüman halklar içinde “gayr-ı müslim yöneticilerin, Müslüman yöneticilerden daha âdil, daha merhametli, daha saygılı, daha çok insani erdemlere haiz ve benzeri güzel vasıflara daha çok haiz olduğu” mevzusu, gerçekliği olan bir kaziye-i mütearife şeklinde seslendirilmektedir.

Bu durum, bilhassa imanı zayıf, nefsani arzuları güçlü olan kimselerde ahlaksızlığa teşvik edici bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır.

– Merhum Mehmet Akif’in bu karşılaştırmayı yaparken fazlaca veciz bir halde  ifade etmiş olduğu  “Onların  dinleri (bozuklukta) tam bizim işimiz şeklinde.. Fakat onların işleri de (sağlamlıkta) tam bizim dinimiz şeklinde” şeklindeki ufak sözler, büyük manalara işaret etmektedir.

c) Söylemleri ile eylemleri birbirine zıt bir rotada buluşan yöneticilerin bu tutum ve davranışlarından rahatsız olup bu yüzden dinden çıkan mürtedlerin suçları da dikkate alınmalıdır..

Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadeleri de mevzumuza ışık tutmaktadır:

“Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve sanat ve terakkiyat-ı ecnebiyeye cebr ile sevkeden bedbaht hamiyet-füruş! (vatanperverlik maskesini kullanan sahtekâr yönetici!) Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın!

Eğer bu şekilde ahmakane körü körüne (cazibedar siyasal) topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o zaman hayat-ı içtimaiyede bir semm-i katil (öldürücü zehir) hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Bundan dolayı mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur. Ondandır ki, ilm-i usûlde “Mürtedin hakk-ı yaşamı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa yada musalaha etse, hakk-ı yaşamı var.” diye usûl-i Şeriatın bir düsturudur.

Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür. Fakat fâsık merdud-üş şehadettir, şundan dolayı haindir. (Lem’alar,122 )

“Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik şeklinde olmak… Bundan dolayı bir İsevî Müslüman olsa, İsa Aleyhisselâm’ı daha ziyade sever. Bir Musevî Müslüman olsa, Musa Aleyhisselâm’ı daha ziyade sever.

Fakat bir Müslüman, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir halet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.” (Emirdağ Lahikası-2, 244)

d) Bilinmiş olduğu suretiyle yaratılmış varlıkların en üstünü insandır. İnsanların en üstünü kendi peygamberleri döneminde bir hak dine bağlı olanlardır. Hak dinler içinde en üstün din İslam, en üstün peygamber Hz. Muhammed (asm) olduğuna gore, en üstün din mensubu da Müslüman olanlardır.

Eşya içinde, yukarıda olan şeylerin bozulması, aşağı derecede olan şeylerden daha bozuk olur. Örnek olarak yağ şeklinde üstün bir ürün bozulursa zehir olur, öldürebilir.

Fakat daha aşağı derecede bulunan yoğurt, süt, ayran bozulursa, gene de yenilebilir. Ziyanı azdır.

Bunun şeklinde, en üstün bir mertebede bulunan bir Müslüman bozulursa,  bozulan yağ şeklinde ferdi ve içtimai yaşam için tam bir zehir olur.

Gayr-ı müslim olanlar bozulacak olursa da  gene yararlı bazı tarafları olabilir.

Bu sebepledir ki, Müslümanlar nazari ve fiili olarak eğitim mevzusunda bozuldukları vakit, el avuca sığmaz hale gelirler.

Üstadın şu tespitleri de konumuzu aydınlatmaktadır:

“Malûmdur ki: A’lâ bir şey bozulsa, edna bir şeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ: Iyi mi ki süt ve yoğurt bozulsalar, gene yenilebilir. Yağ bozulsa, yenilmez, kimi zaman zehir şeklinde olur.

O şekilde de: Mahlukatın en mükerremi, bir ihtimal en a’lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerat şeklinde ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar şeklinde, dalalet bataklığındaki şerler ve habis ahlaklar ile telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar; adeta şeytanın mahiyetine girerler. Evet cinnî şeytanın vücuduna kat’î bir delili, insî şeytanın vücududur.” (Lem’alar, 82)

e) Son olarak şunu söyleyebiliriz ki; gayr-ı müslim ülkelerdeki insanların azca kabahat işlemeleri, içsel açıdan bir müeyyide olarak  ruhlarında taşıdıkları bir cevher,  gönüllerinde taşıdıkları bir erdem, vicdanlarında taşıdıkları ulvi bir gayeden dolayı değildir. Tersine, inzibatın şiddetli olması, kanunların iyi işlemesi şeklinde insanları zapturapt altına alan maddi müeyyidelerdir.

Müslüman ülkelerde ise içsel müeyyideler dönem dışı bırakıldığı şeklinde, bu maddi müeyyideler de dengeli ve adaletli bir halde çalıştırılmadığı için tesirleri dumura uğratılmıştır.

Merhaba ve yakarma ile…
Sorularla İslamiyet

HacıYusuf tarafınca Per, 25/04/2019 – 20:03 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir