İslam harp hukukunda üç gün yağma var mı?

Çanakkale savaşının yıldönümü doğrultusunda İslam’da savaş hukuku ve İslamiyet’te savaş esasları nelerdir ilgili ayetler ve hadisler nelerdir, yağma ne şekilde olur kimler esir köle alınabilir. 3 günlük yağma talan hakkı nedir yağmalanan yerler nereler ve nelerdir?


Sual Detayı

Çanakkale savaşının yıldönümü doğrultusunda İslam’da harp hukuku ve İslamiyet’te harp esasları nedir ilgili ayetler ve hadisler nedir, yağma ne şekilde olur kimler tutsak köle alınabilir. 3 günlük yağma talan hakkı nedir yağmalanan bölgeler nereler ve nedir?

Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

Ilk olarak ifade edelim ki, İslam Hukukuna gore bırakın üç gün yağma yapmayı, bir an bile, bir kuzu hatta bir meyve bile olsa yağmalama yasaktır, günahtır.

Nitekim Hz. Peygamber (asm) Efendimizin;
“Yağmalayan bizlerden değildir” (Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 14; Tirmizî, “Siyer”, 40)
– ve “Yağma tıpkı murdar hayvan eti yiyecek benzer biçimde haramdır.” (Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 128)
şeklindeki ikazları gereğince yağmalamada bulunmak kesinlikle yasaktır.

Bu kısa bilgiden sonrasında İslam’da harp hukuk prensiplerini özetle vermeye çalışalım:

1. Sivilleri öldürmemek

Peygamber Efendimiz (asm), harpte sivil halkın öldürülmesini yasaklamıştır.

Başta Allah Resûlü (asm) olmak suretiyle her halife, etrafa asker gönderirken yalnızca muharip statüsünde olanlarla savaşmalarını hedef göstermiş ve: “Yaşlılara, bayanlara, küçüklere, kendisini yakarma ü tâate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz.! Ağaçları yakmayınız.! Hayvanlara dokunmayınız.! Ve servetleri heder etmeyiniz” diye emirler vermişlerdir. (bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/300; Ebû Davud, Cihad 90, 121)

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde, rahmet ve harp kelimelerini bir arada kullanarak şu şekilde buyurmaktadır: “Ben rahmet peygamberiyim, ben harp peygamberiyim.” (Taberî, Hicr suresi 86. âyetin tefsiri)

Peygamberimizin rahmet ve harp kelimelerini bir arada kullanımı, O’nun savaşlarının bile bir rahmet olduğuna işarettir.

Hz. Peygamber (asm) Efendimiz tarafınca öldürülmesi yasaklanan kişileri şu şekilde sıralamak mümkündür:

a. Hanımefendiler ve çocuklar: Peygamberimiz (asm)’in savaşlarında hanım ve evlatların öldürülmesi yasaktır. Nitekim, savaşlardan birinde, bir karı öldürülmüş olarak bulunmuş oldu. Bunun üstüne Resûlullah (asm), savaşlarda hanımefendilerin ve evlatların öldürülmesini yasakladı. (bk. Buhari, Cihad, 148; Müslim, Cihad, 24-25)

b. İhtiyarlar: Muharebede ihtiyarların öldürülmesi de yasaktır. Şundan dolayı onlar da muharip statüsünde değildir. Resûlullah (asm) bir askerî birlik yada bir orduyu uğurlarken şu şekilde derdi: “Allah’ın adı ile yola çıkın. Allah’ın dini için Allah adına savaşın. İhtiyarları öldürmeyin.” (Ebu Dâvud, Cihad, 90)

c. Din Adamları: Hem de: “… evlatları ve manastır ehlini öldürmeyin.” diye buyruk vermişlerdir. (bk. İbn Hanbel, 1/ 300)

d. İşçi ve Hizmetçiler: Bu iki derslik, savaşmak niyetinde olmayan mustaz’af zümredendirler. Düşmanla birlikte olmaları öldürülmelerini gerektirmez. Resulullah Efendimiz (asm), gönderilmiş olduğu seriyyelere buyruk verirken şu şekilde buyurmuşlardır: “İşçileri ve hizmetçileri öldürmeyin.” (İbn Hanbel, 3/ 413; İbn Mace, Cihad, 30)

Bu saydıklarımız muharebeye katılmadıkları sürece öldürülmezler.

2. Müsle yapmamak, cesede zarar vermemek

Müşriklerin, harpte öldürdükleri kimselerin, intikam maksadıyla kulak, burun ve tenasül uzuvlarını kesmek, karınlarını yarmak benzer biçimde âdetleri vardı. Buna “müsle” denirdi. Peygamberimiz (asm) Uhud Cenginde amcası Hz. Hamza’nın cesedini parçalanmış olarak görünce derin bir üzüntü duydu ve: “Eğer Allah bana zafer nasip ederse, Hamza’ya yapılanın karşılığında otuz müşrike aynı muameleyi yapacağım” dedi.

Bunun üstüne: “Ceza verecek olursanız size yapılanın misliyle cezalandırın. Fakat eğer sabrederseniz bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl 16/126) ayeti nazil olunca, Peygamberimiz (asm) yemininden vazgeçti ve kefaret ödedi. (Heysemî, Mecmau’z- Zevâid, 6/120)

3. Anlaşmaları bozmamak

Müslümanlar, meydana getirilen tüm anlaşmalara ve akitlere titizlikle saygı göstermişlerdir. Hz. Peygamber (asm) öteki insanlarla olan tüm anlaşmalara- zarar ve kâr durumuna bakmaksızın- harfiyen bağlı kalmıştır.

İslâm, Müslümanların ve İslâm Devleti’nin, vaatlerini daima yerine getirmesini mecburi görevleri içinde saymıştır. “Bir de sözleşme yaptığınızda Allah’ın huzurunda verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kefil ederek bağlandığınız yeminleri te’kid ettikten sonrasında bozmayın. Asla kuşku yok ki Allah yaptığınız her şeyi bilir. Bir topluluk, öteki bir topluluktan sayıca, nüfuzca yada malca daha oldukca olduğundan, yeminlerinizi aranızda bir aldatma ve işi bozma sebebi kılıp da ipliğini sağlamca büküp eğirdikten sonrasında çözen, böylece tüm alın terini boşa çıkaran ahmak kadının durumuna düşmeyin.” (Nahl, 16/91-92) mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

Hz. Peygamber (asm)’in anlaşmalara iyi mi bağlı kaldığını gösteren bir örnek Hudeybiye anlaşmasıdır:

Hudeybiye Anlaşması yazıldığı fakat hemen hemen imzalanmadığı bir dönemde, Ebû Cendel b. Süheyl zincirli bir halde Peygamber efendimiz (asm)’e gelmiş ve yardım istemişti. Bunun üstüne anlaşmayı Kureyş adına imzalamak için gelmiş bulunan Süheyl b. Amr: “Bu anlaşmaya gore iadesini istediğim ilk şahıs budur” dedi. Allah Resûlü (asm), Ebu Cendel’e: “Bizimle bu insanoğlu arasındaki antak kalma birazcık ilkin bir sonuca bağlandı, öyleyse Allah bir çıkış yolu gösterene kadar sabret!” dedi ve onu iade etti. (b k. Buhârî, Şurût 15)

4. Düşmanın hanımlarına saldırı etmemek

İslam’a gore, harpte da olsa bir hanıma saldırı etmek, cezayı gerektiren bir suçtur. Eban b. Osman’ın rivayetine gore Peygamber Efendimizin, ordu komutanlarına verdiği emirler içinde bu yasakla ilgili olarak şu sakındırıcı ifadeler yer almıştır:

“Askerlerinizin bozgunculuk (fesat) yapmasına engel olun! Şundan dolayı fesat çıkaran her ordunun kalbine Allah bir korku salar. Askerlerinizi hıyanetten sakındırın! Şundan dolayı hıyanette, çalıp çırpmada bulunan her ordunun başına Allah bir başka belayı gönderir. Gene askerinizi zinadan alıkoyun! Şundan dolayı Allah, zina meydana getiren her askere ölüm ve salgın musallat eder.” (Mâverdi, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, Beyrut ts., s.54)

Cenk esnasında Müslümanların hanımlarına saldırı edilmişse bile, bu, Müslüman askerlere düşman hanımlarına saldırı etme hakkını vermez. (Ebû Zehra, Prof. Muhammed, İslâm’da Cenk Terimi/çev. C. Karaağaçlı/ İstanbul 1976, s.42)

Bu açıklamadan anlaşılıyor ki,  İslâm dini, milâdî 7. asırdan beri bayanlara tecavüzü “bir harp suçu” kabul etmiştir.

5. Cenk ortamında da olsa zulüm ve haksızlıktan uzak durmak

“Ey inanç edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide,5 /8) mealindeki ayette bu noktaya vurgu yapılmıştır.

Bu ayetin nüzul sebebi, Kureyş müşriklerinin Müslümanları Beytullahı tavaf etmekten alıkoydukları için, bir kısım Müslümanlar da  içlerini rahatlatma adına -müsle yapmak, karacılık atmak, hanım ve evlatları öldürmek, mevcut anlaşmayı bozmak benzer biçimde işler yaparak- bunun öcünü düşünmüşlerdi. Bunun üstüne bu ayet indi ve bu tarz şeyleri yasakladı. (bk. Zemahşeri, Razi, ilgili yer)

6. Elçileri öldürmemek

Elçiler, bulundukları yabancı ülkelerde öldürülmez, tutuklanmaz ve alıkonamaz. Her devlet, kabul etmiş olduğu elçinin kişiliğini, hürriyetini, onur ve haysiyetini korumak, ona yönelen herhangi bir saldırıyı önlemek için tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Şahıs dokunulmazlığı, yalnız elçilerin şahsını değil, bununla beraber bulunan aile üyeleri ile öteki görevlileri de kapsamaktadır. (bk. Ebû Yûsuf, Kitâbu’l-Harâc, Kahire, 1392, s.204)

Peygamber Efendimiz (asm) döneminde peygamberlik iddia eden meşhur Müseylemetü’l-Kezzab’ın Medine’ye gönderilmiş olduğu temsilcilere Allah Resûlü’nün şu hitabı konumuzu aydınlatabilecek niteliktedir: “Eğer elçilerin öldürülmesi caiz olsaydı, sizi öldürürdüm.” (Ebû Davud, Cihad, 165)

Bu hadis-i şerif bizlere Hz. Peygamber (asm)’in elçilerin diplomatik dokunulmazlığına ne kadar ehemmiyet verdiğini göstermektedir.

7. İşkence yapmamak

Allah Resûlü harp ortamında dahi, her hal ve şartta düşmanı bedenen ezmeyi ve öldürmeyi esas amaç edinmemiştir. Ek olarak insanoğlu düşman da olsa acıma duygularını kabartacak ve acınacak duruma düştüklerinde onlara acımak icap ettiğini ifade etmiş ve düşmana işkence yapılmasına izin vermemiştir.

Süheyl b. Amr Mekke müşriklerinin ileri gelenlerindendi. Bu insan, hicretten ilkin Peygamberimize hakaret eden ve baskı uygulayanlardandı. Bedir Cenginde tutsak edildi. Bir ara kaçmaya girişim etti. Yakalanıp getirildi. Süheyl iyi bir hatipti. Sözleriyle insanları etkilemeyi başarırdı. Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Elçisi! Bana izin ver, şunun ön dişlerinden ikisini sökeyim de, tekrar senin aleyhine konuşma yapamasın” dedi. Peygamberimiz (asm): “Hayır, ben ona işkence yapamam. Hem, ben ona işkence edersem Allah da beni cezalandırır. Ek olarak umulur ki o, bigün iyi bir davranışta bulunur.” buyurdu. (İbn Hişâm, es-Sîre, 1/649)

adsense

Hakkaten Peygamberimizin bu gaybi haberi, vefatından sonrasında ortaya çıkmıştır. Şöyleki ki; Süheyl b. Amr Mekke’de irtidat vakaları baş gösterince, “Ey Mekkeliler! Siz Allah’ın dinine son olarak girenlerden oldunuz. Bari en ilkin çıkanlardan olmayın” diyerek Mekkelilerin irtidat vakalarına katılmalarını önlemiştir. (bk. İbn Hişam, es-Sîre, 2/666)

8. Düşman rehinelerini öldürmemek

Müslümanlarla düşmanları arasındaki bir antlaşmada: “Eğer düşmanlar antlaşmaya ihanet ederek Müslüman rehineleri öldürürlerse, onların rehinelerini öldürmek de bizlere helâl olur diye” antlaşma metninde koşul koşulsa ve düşmanlar antlaşmaya ihanet ederek Müslüman rehineleri öldürseler, gene de Müslümanların düşman rehinelerini öldürmeleri caiz olmaz.

Bu hususta Müslümanlar icma etmiştir. Şundan dolayı, karşı taraf, Müslüman rehineleri öldürse bile, bu yasak, İslam’daki kabahat ve ceza anlayışının ferdî olmasından dolayı devam eder. Antlaşmadaki koşul İslam’a aykırı olduğundan bir kıymet ifade etmez. (bk. Serahsi, Şerhu Kitabi’s-Siyeri’l-Kebîr, 1/1753)

9. Çevreye zarar vermemek

İslam dini insanları rahatsız eden yol üstündeki bir dikeni kaldırmayı imanın bir şubesi kabul etmiştir. Bu şekilde bir dinin her durumda çevreye zarar vermeme hassasiyetinin olduğunda kuşku yoktur.

Bu cümleden olarak, Peygamber Efendimiz (asm), harpte arazinin ve mamur yerlerin harap edilmesini yasaklamıştır. Vefatından azca ilkin, ordu komutanı Üsame b. Zeyd’e şu tavsiyelerde bulunmuştur: “İnkârcı saldırganlarla çarpışın. Ahde vefasızlık etmeyin. Meyve veren ağaçları kesmeyin, sürüleri tahrip etmeyin.” (bk. Vakıdî, Megazî, Oxford 1966, 3/1117-1118)

Bununla birlikte, istisnai bazı durumlar da olmuştur. ″O kâfirleri kızdırmak için herhangi bir hurma ağacı kesmiş iseniz yada kökleri üstünde bırakmışsanız bu, hep Allah’ın izniyle ve o yoldan çıkmışları cezalandırmak için olmuştur.” (Haşr, 59/5) mealindeki  ayette bahsedilen bazı ağaçların kesilmesi hadisesi, Beni Nadîr’in kalesine karşı askeri operasyonların gereği idi.

Bu benzer biçimde hususi durumlar haricinde, Hz. Peygamberin ağaçların ve ürünlerin tahrip edilmesini kesinlikle yasakladığı, malum bir hükümdür ki derhal tüm müfessirler buna işaret etmişler.

10. Cenk esirlerine iyi muamelede bulunmak

Müslümanlar, bir devletler hukuku problemi olarak ilk kez Bedir Savaşı’nda tutsak gerçeğiyle karşılaşmış olduğu için bu savaşın ertesinde nazil olan şu ayetler, esirlerle ilgili ilk düzenlemeyi yapmıştır:

“Bir Peygamberin, dünyada zafer kazanıp küfrü zelil kılmadıkça, esirler edinip onları fidye karşılığında özgür bırakması uygun düşmez. Siz dünya metaını istiyorsunuz. Allah ise ahireti kazanmanızı istiyor. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam yargı ve hikmet sahibidir). Eğer (içtihat neticesi verilen hükümlerden dolayı azap etmeyeceğine yada ganimetleri helâl kılacağına dair) Allah’ın daha evvelinde bir hükmü olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu. (Fakat bundan bu şekilde fidyeyi ve ganimeti size mubah kıldım) artık aldığınız ganimetleri helâl ve hoş olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının! Hakkaten Allah gafurdur, rahîmdir (affı, acıma ve ihsanı boldur)” (Enfâl, 8/67-69)

Mevzuyla ilgili son düzenleme de Muhammed Suresi’ndeki şu ayet-i kerimeyle yapılmıştır:

“…Nihayet onları iyice yenik edince, bağları sıkı tutun, onları tutsak alın. Cenk bitince onları ister bir lütuf olarak karşılıksız salıverir, ister fidye alarak bırakırsınız….” (Muhammed, 47/4)

Oysa İslâm’dan ilkin, Arap Yarımadası’nda harp esirlerine ilişkin hususî ve belirli bir işlem seçimi yoktu. Kimi zaman öldürülürler, kimi zaman köle haline getirilirler (bilhassa hanım ve çocuklar), kimi zaman kurtuluş fidyesi alınarak ve kimi zaman hiçbir karşılık alınmadan özgür bırakılırlar ve nihayet kimi zaman de karşı tarafın elinde bulunan esirlerle karşılıklı değiştirilirlerdi. (Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, (trcm. Salih Tuğ), Yağmur yay., İstanbul 1991, s.75)

11. Sözleşmeyi bozanlara karşı harp durumunu açıkça duyuru etmek

“Eğer bir topluluğun antlaşmayı bozacağından kaygı edersen antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir. Şüpheisz Allah, hainlik edip ahdini bozanları asla sevmez” (Enfal, 8/58) mealindeki ayette, düşman tarafın önceki sözleşmeyi bozup hileyle Müslümanları gafil avlamak için hücum yapacaklarına dair güçlü bir istihbari data alındığı takdirde, Müslümanların da önceki anlaşmayı bozabileceklerine vurgu yapılmıştır.

Sadece bu durumda bile, düşman tarafının yapmak istediği benzer biçimde, kurnaz bir hile türünden gizlice değil, onlara karşı harp duyuru ettiklerine dair açık bir ültimatomun verilmesinin gereğine işaret edilmiştir. Nitekim ayette geçen “antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir” mealindeki ifadede Müslüman tarafın da gafil avlanmamak için sözleşmeyi bozmasını, fakat bunu kurnazca değil, karşı tarafa açıkça deklare etmelerinin lüzumuna işaret edilmiştir. Aksi takdirde bunun eski sözleşmeye karşı bir hainlik olacağına “Şüphesiz Allah, hainlik edip ahdini bozanları asla sevmez” mealindeki son cümle ile ortaya konulmuştur. (bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri)

12. Sulh isteyenlere sulh elini uzatmak

“Eğer barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah’a itimat; O her şeyi işitendir ve bilendir.” (Enfal, 8/61) mealindeki ayette, karşı tarafın sulh istemesi durumunda, Müslümanların da barışa yandaş olmalarının gereğine işaret edilmiştir.

Barışa yandaş olmak, bir zaaftan kaynaklanmıyor. Nitekim, bundan önceki ayette, Müslümanların harp için ihtiyaç duyulan kuvveti hazırlamaları emredilmiştir. İlgili ayetin meali şöyledir: “Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların peşinde olup sizin bilmediğiniz, fakat Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak suretiyle, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve harp atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.” (Enfal, 8/60)

Demek ki Müslümanlar en güçlü oldukları bir zamanda bile, karşı tarafın istemesi halinde, barışa yandaş olmaları, onların İslami bilinç  karakteridir. Kök harfleri bile (SLM) bir silmi/barışı çağrıştıran İslam’ın mensupları olan Müslümanların herkesten daha oldukca barışsever olmaları, vicdanlarına sindirdikleri İslami şuurun bir tezahürüdür.

13. Yağmalama yasağı

İslam’da savaşın gayesi ganimet elde etmek, yağma ve talanda bulunmak değildir. Bir ayette Müslümanlar, kendilerine haksızlık ve zulüm yaparak Mescid-i Haram’dan alıkoyan düşmanlara karşı bile hak ve adaletten ayrılmamaları ve zulümle misillemede bulunmamaları hususunda uyarılmışlardır. (Mâide, 5/2, 8)

Hz. Peygamber (asm) ise, harp esnasında ve bilhassa sulh yapıldıktan sonrasında Müslüman askerlerinin taşkınlık yapmalarını yasaklamış, bilhassa yaşlı, çocuk ve hanımefendilerin güvenliğine dikkat edilmesini istemiştir (Ebû Dâvûd, Cihad, 82).

İslam’da sulh aslolan, harp arızidir, düşmanın tecavüzünü önlemeye yönelik bir savunmadır.  Bu sebeple düşmanın tecavüzü önlemeye yönelik bir hareket olan harpte, yoksulluk sınırını geçmek doğru değildir. Nitekim Hayber gazasında barışın yapılmasından sonrasında bazı Müslüman askerlerinin haddi aşarak yağma ve talana başladıkları Yahudilerin lideri tarafınca “Ya Muhammed, siz değerli üyelerimizin eşeklerimizi kesip meyvelerimizi yiyecek ve hanımlarımızı dövmek hakkınız var mı?” şeklinde şikâyet mevzusu edildiğinde, Hz. Peygamber derhal askerin toplanmasını emretmiş, onlara “Şüphesiz Allah, onlar size üzerlerindekini (cizye ve harac mükellefiyetini) verdikleri takdirde Kitap ehlinin evine izinsiz girmenizi, hanımlarını dövmenizi ve onların meyvelerinden yemenizi helal kılmamıştır.” diyerek yaptıklarının doğru olmadığı uyarısında bulunmuştur. (Ebû Dâvûd, İmâre 33)

Gene Hz. Peygamber (asm), bir harp yolculuğu esnasında askerlerden birisinin haksızca bir kuzu alıp yiyecek suretiyle hazırladığından haberdar olunca, oraya giderek kabı ters yüz etmiş ve “Şüphesiz yağma, meyte’den (leşten) daha azca haram değildir.” buyurarak tepkisini ortaya koymuştur. (Ebû Dâvûd, Cihad 128)

Keza, Hayberli bir Yahudi’nin çobanlık meydana getiren zenci kölesi, İslâmiyeti kabul edip Hz. Peygamber’e gelmişti. Çoban gütmekte olduğu efendisine ilişkin koyunları ne yapması icap ettiğini sorduğunda, Hz. Peygamber (asm) ona sürüyü sahibinin bulunmuş olduğu kaleye doğru sürmesini ve özgür bırakmasını emretmiştir. Çoban da bu şekilde yapmış ve sürü de gidip kaleye girmiştir. (İbn Hişam, Sîre,  3/344–345)

Hz. Peygamber (asm) bu harp ortamında da düşmanın sürüsüne el koymayı yada zarar vermeyi düşünmemiştir.

Hz. Peygamber (asm)’in yağma ve talan kanalıyla zorla alınan şeyleri yasakladığını belirten başka hadisler de vardır. (bk. Buhârî, Mezalim 30; Ebû Dâvûd, Cihad, 128)

Netice

İslamiyette; insanlığın karşı karşıya kalabileceği en büyük yıkımlardan biri olmasıyla birlikte insanoğlunun doğasından meydana gelen bir gerçeklik olan savaşın meşruiyet temeli üstünde önemle durulmuş, hukuk çerçevesinde kalması, tahribatının sınırı olan tutulması ve mümkün olduğunca azaltılması için tedbirler öngörülmüş, savaşan-sivil ayırımına hususi ehemmiyet verilmiş ve teamül haline gelen internasyonal uygulamaların hakkaniyet fikri çerçevesinde benimsenmesinde tereddüt edilmemiştir.

Cenk-barış hukukuyla ilgili düzenlemelerin Batı’da sadece XVII. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanmasına karşılık Müslüman alimlerce daha ilk fıkıh eserlerinde bu mevzuya hususi bir bölüm ayrılarak ve erken dönemde devletler hukukuna ilişkin müstakil eserler kaleme alınarak yaptırıma da bağlanmış somut kurallar geliştirilmiş olması, hem genel hukuk zamanı hem de devletler hukuku zamanı açısından ek olarak dikkat çekmektedir.

Merhaba ve yakarma ile…
Sorularla İslamiyet

ufukserpecek22 tarafınca Ct, 16/03/2019 – 20:00 tarihinde gönderildi

adsense

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İslam harp hukukunda üç gün yağma var mı?

Ne OLuşturmak Istiyorsunuz
Standart Soru
Kişilik testi gibi sorular hazırlayabilirsiniz.
Resimli Soru
Bilgi testi. Sorularla bilgi ölçümü yapın.
Anket
Etkili ve görsel anketler hazırlayabilirsiniz.
Makale
Başka sitelerden verileri kolayca entegre ederek listeler hazırlayabilirsiniz
Liste
Etkileyici Yazılar Oluşturabilirsiniz
Oylama Listesi
Kullanıcılar oluşturduğunuz içerikleri puanlayarak en iyi içeriği öne çıkarabilirsiniz.
Caps
Caps Resminizi seçip yükleyin
Görüntü
Resim veya Hareketli Resim
Gif
Hareketli Resimlerle etkileyici listeler oluşturabilirsiniz.