Kur’an ve sünnet bizlere yeter, alimlere gerek yok, düşüncesi doğru mu?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Sual Detayı

– Peygamber ve alimlerin Kur’an-ı Kerimi bildiri ve teybin (izahat) vazifesi var diyorsunuz. Bildiri vazifesini anladım da alimlerin tebyin vazifesinin Kuranda delili var mıdır?

– “Kuran ve sünnet bizlere yeter alimlere gerek yok, alimlerin tebyin vazifesi yoktur, Kuran esasen mübindir, açıktır.” diyenlere iyi mi yanıt verebiliriz?

Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

a) İslam dini kıyamete kadar devam edeceğine gore, bu dinin emirlerini insanlara anlatmak görevini üstüne alan alimlerin olması aklî bir zorunluluktur.

b) “Senden ilkin de gönderdiğimiz elçiler, kendilerine vahyettiğimiz bir kısım adamlardan başka bir varlık değildiler. Eğer bu mevzuları bilmiyorsanız ilim adamlarına sorunuz.” (Nahl, 16/43) mealindeki ayet, alimlerin tebyin görevlerinin olduğuna işaret etmektedir.

c) “Bununla birlikte müminlerin hepsinin top yekün sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan büyük kısmı muharebeye çıkarken, bir ekip insanoğlu da din hususunda sağlam data sahibi olmak, dinî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve muharebeye çıkanlar geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle, onları uyarmalıdır.” (Tevbe, 9/122) mealindeki ayette ilim öğrenmek cihada eşdeğer tutulmuş ve bunun öne sürülen sebebi de muharebeye katılanlara bu bilgiyi öğretmeleri şu demek oluyor ki tebyin etmeleri gösterilmiştir.

d) “(Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: (İnsanlara) İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız, şundan dolayı Tanrı’a inanırsınız.” (Âl-i İmran, 3/110) mealindeki ayette, İslam ümmetinin en mühim bir görevi tebyin olduğu açıklanmaktadır. Şu sebeple iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak ilim ve data ister. Bilmeyenler bunu yapamazlar.

Demek ki burada söz mevzusu edilen İslam ümmetinden maksat bilhassa bu ümmetin alimleridir. Şüphesiz, terim olarak alimler sınıfına dahil olmayan fakat gene de doğru bildiklerini başkalarıyla paylaşan insanoğlu da vardır. Bunlar da o mevzunun alimleri sayılır. Küçüklere Kur’an’ı, namaz ve abdesti öğreten bu benzer biçimde insanların sayısı azca değildir.

e) “Tanrı’tan başka tanrı bulunmadığına şahid bizzat Tanrı’tır. Tüm melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe, aziz ve hakîm (mutlak galip, tam yargı ve hikmet sahibi) Tanrı’tan başka tanrı olmadığına şahittirler” (Âl-i İmran, 3/18) mealindeki ayette, Tanrı ve meleklerden sonrasında alimler, Tanrı’ın birliğinin şahitleri olarak gösterilmiştir. Şahitlik yapmak sadece bir şeyi gözle görmekle olur. Tanrı’ın vahdaniyetine şahitlik ise, gözle görür benzer biçimde kati bir ilim, şühud derecesinde bir yakin, bir basiretle mümkündür. İslam’da Tanrı’ın birliği, tevhid inancı her şeyden evvel öğrenilmesi ihtiyaç duyulan bir hakikattir.

Demek ki, bu ayette “marifetullah”ın şahitleri olarak vasıflandırılan alimler, hak ve hakikat adına bu gerçeği başkasına da öğretmekle yükümlüdür. Yoksa halk bunu iyi mi öğrenebilir ki!..

f) “Asla kuşku yok ki o zikri, Kur’ân’ı biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr, 15/9) mealindeki ayette vadedilen Kur’an’ın muhafazası, onun mucizeliği yanında, bu mucizeliği ders veren alimlerin varlığıdır. Kıyamete kadar bu korumanın devam etmesi, elbet ilimle mümkündür. Şu sebeple, Tanrı Kur’an’a ve muhtevasına kastedenlere direkt müdahale etmez. Hikmetinin bir gereği olarak, Kur’an’ın metnini ve muhtevasını korumak için hafızların yanında, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, hatta bazı fen bilimi alimlerini yetiştirerek bu koruma vadini gerçekleştirmektedir. (krş. Razî, Şaravî, Merağî, ilgili ayetin tefsiri)

Bediüzzaman Hazretlerinin; “Süre ihtiyarlandıkça, Kur’an gençleşiyor; rumuzu tavazzuh ediyor / remiz ve  işaretleri birazcık daha açığa çıkıyor.” (Mektubat, s. 475) ifadesi de bu anlamda değerlendirilebilir.

g) “Şüphesiz ki alimler peygamberlerin varisleridir. Ve şüphesiz ki peygamberler ne altın ne de gümüş miras bırakmışlar, tersine onlar ilim miras bırakmışlardır. (Ebu Davud, İlim, 1-h. no.3641) manasındaki hadisten de alimlerin tebyinle yükümlü bulunduğunu idrak etmek gerekir. Yoksa varis olmanın bir anlamı kalmaz. Bilhassa Hz. Peygamber (asm), ilim olarak bildiri etmiş olduğu Kur’an’ı ve Kur’an’ı tebyin etmiş olduğu sünneti, şu demek oluyor ki ilim bırakmıştır. Öyleyse, ilim adamları da peygamberin varisleri olarak Kur’an ve Sünnet-i nebeviyeyi hem bildiri hem de tebyin etmekle yükümlüdür.

h) Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki şu ifadeleri de bizlere bu mevzuda ışık tutmaktadır:

“Acaba her insanın hoşlanılmış olduğu manevî makamatı ve uhrevî saadetleri a’mal-i sâliha ile onları kazanmak ve müteveccih olmak, hem meşru hem hiçbir cihet-i ziyanı olmadığı halde ne için bu şekilde ruhen men’ediliyorum. Rıza-yı İlahîden başka vazife-i fıtriye-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız imana hizmetin kendisi ayn-ı ücret bana gösterilmiş.” (Emirdağ Lahikası, II/106)

“Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir çıkar dokundurmak için şer’an hizmete yükümlü olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat-ı içtimaiye ve dünyeviyeye ilişkin olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en önemli, en lüzumlu, en selâmetli olan imana hizmet cihetini tercih ettim.” (Mektubat, s. 62-63)

Merhaba ve yakarış ile…
Sorularla İslamiyet

ASLAN21860 tarafınca Sa, 22/04/2014 – 09:39 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir