Kur’an’da kafirlerin çaprazlamasına el ve ayaklarının kesilmesi diye bir buyruk var mı? Var ise, bu ceza kimlere uygulanır?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

Yol kesmek; yoldan geçenlerin önünü kesmek, kuvvet kullanarak geçişi engellemek ve yolcuları soymak. Yol kesme kabahat, tek şahıs yada topluluk, tabanca yada silahsız, meskun alanda yada kırda veya kent içinde ya da kent haricinde işlenmiş olabilir. Tüm bu durumlarda kabahat işlenmiş sayılır ve şu âyette belirlenen ceza uygulanabilir:

“Tanrı ve Rasûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, sadece öldürülmeleri yada asılmaları, veya ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu dünyada onlar için bir zillettir. Âhirette ise, onlar için büyük bir azap vardır. Sadece kendilerini yakalamanızdan ilkin tövbe edenler olursa, bilin ki, Tanrı, Gafûr’dur, Rahîmdir, fazlaca bağışlayan ve fazlaca acıma edendir.” (Mâide, 5/33, 34).

Bu âyetin nüzul sebebi hakkında rivayetler şunlardır:

1. Kitap ehlinden bir kavim hakkında inmiştir ki, Hz. Peygamber (asm) ile aralarında sözleşme yapmışlardı, sözleşmelerini bozdular ve yol kesip yeryüzünde bozgunculuk halletmeye kalkıştılar. (İbnü Abbas’dan bir rivayet).

2. Müşrikler hakkında inmiştir. (İkrime’den, Hasenü’l-Basri’den ve Alâ’dan rivayet)

3. Vakaları meşhur olan Ureyneliler hakkında inmiştir ki, Ukûl, Ureyne ve Beciyle’den bir kısım halk yoksulluk ve hastalık içinde oldukları halde Medine’ye gelmişler, Müslüman olduklarını açıklamışlar, Resulullah (asm) kendilerini zekattan toplanan beytü’l-mâl develerinin otladıkları yere göndererek bunların sütlerinden içip geçinmelerini ve hastalıklarını da bu develerin sidikleriyle tedavi etmelerini emretmiş, varmışlar. Bir süre sonra tamamen sıhhatlerini kazanıp iyileştikten sonrasında dinden dönmüşler, çobanları öldürüp develeri sürmüşler ve yolları kesip ırza da saldırı ederek kaçmışlar, fakat takip edilerek yakalanmışlardı. (Enes b. Mâlik, Urve b. Zübeyr ve daha bazı zevattan rivayet)

4. Ebu Bürde de denilen Hilâl b. Uveymirî Eslemî’nin kavmi hakkında inmiştir ki, Peygamberimiz (asm) bu Hilâl ile “ne iyiliğine, ne kötülüğüne yardım etmemek; ona gelen Müslümanlar emanlı olup heyecana düşürülmemek ve aynı şekilde her kim Resûlullah’a gitmek suretiyle Hilâl’e uğrarsa emanlı olup heyecana düşürülmemek” suretiyle “sulh anlaşması” (akd-i muvâdea) yapmıştı.

Bigün Kinâne oğullarından bir kısım halk Müslüman olmak maksadıyla gelirken Hilâl’in kavmine uğramış, o gün de Hilâl orada yokmuş, kavmi tutmuşlar bunların yollarını kesmişler ve kendilerini öldürüp mallarını almışlardı.

Bu rivayetlerin toplamından anlaşıldığı suretiyle âyetin inişi, her halde yol kesme haydutluğu ile ilgilidir. Fakat bazıları bu hükmün kâfirlere mahsus olduğuna, bazıları da fâsık Müslümanları da içine aldığına kâni olmuşlardır ki, fakihlerin çoğunun görüşü budur.

Peygamber (asm) ile harb etmek akıl ve âdet bakımından mümkün olabilirse de, Tanrı ile savaşmak ne aklen ne de şer’an mümkün olmadığından her halde mecazdır. Oysa bir lafzın hem hakikat, hem mecaz olması caiz olması imkansız. Şu halde burada cenk, hem Tanrı’a ve hem peygamberine ilgisi itibariyle mecaz olmak gerekir. Şu halde “muharebe” lafzı, ya Tanrı ve Resulünün emirlerine ve hükümlerine karşı gelmekten mecazdır yada o emirler ve hükümleri uygulama ve icra eden Tanrı’ın kullarına savaştan mecazdır.

Sonrasında bu savaşın malum mânasıyla açık cenk olmadığı da gerek siyak (söz gelişin)tan ve gerekse nüzul sebeplerinden anlaşılmaktadır. Zira görülüyor ki bunda esirlik ve cizye benzer biçimde hükümler yoktur. Tefsircilerin çoğunluğu ve fakihler, harbin aslı, bir selb (zorla alma) mânâsını içine alması bakımından bu savaştan maksat, yol kesmek demek bulunduğunu beyan etmişler ve buna “büyük hırsızlık” adını vermişlerdir. Bazıları da gerek, kent haricinde ve gerek içinde olsun. Kısaca açıktan hırsızlığa kalkışmak demişlerdir. Bu mânâda ise müste’min (emân alarak İslâm ülkesinde bulunan gayri müslim), zımmî (gayri müslim yurttaş), harbî (müste’min ve zımmî olmayan gayri müslim), kâfirlerden vaki olabileceği benzer biçimde, fasık Müslümanlar tarafınca da olabilir.

Özetle bunlar, biri ötekini koruyarak toplanıp güçlü bir engel teşkil eden ve bu şekilde gerek Müslümanların ve gerek İslâm tabiyetinde yada himayesinde bulunanların canlarına yada mallarına yada ırzlarına kasteden ve asayişlerini bozan toplumsal ve siyasal sapıklık erbabıdır. Ve bu âyette bunların cezası olan dinî ceza açıklanmıştır. Şöyleki ki:

Tanrı ve Resulüne cenk açan, doğrusu Tanrı’ın ve Resulünün emirlerine ve hükümlerine fiilen karşı çıkmakla Tanrı’a ve Resulullah’a harp vaziyeti alan ve yeryüzünde bozgunculuk için koşan, cana yada mala yada ırza saldırmaya yada tarla ve nesli yok etmeye girişmek ve ihmalcilik ile hak (doğru) nizamı ve halkın asayişini bozmak ve ifsat etmek için çalışan kimselerin, suçlarının derecelerine gore cezaları şundan ibarettir:

Öldürülmeleri, doğrusu adam öldürmüşler ise kısas kanalıyla değil, affı caiz olmamak suretiyle cezayı uygulama ederek öldürülmeleri yada asılmaları. Kısaca hem adam öldürmüşler, hem de mal almış yada ırza saldırı etmişlerse diri olarak asılıp, süngü ile öldürülecek, veya öldürüldükten sonrasında ölü olarak asılarak halka gösterilmeleri yada ellerinin ve ayaklarının çapraz kesilmesi, doğrusu adam öldürmemişler de yalnız mal almışlar ise, biri sağdan, biri soldan olmak suretiyle birer elleriyle birer ayaklarının kesilmesi yada bulundukları yerden sürülmeleri, (doğrusu bunların hiçbirisini yapmış olmayıp yalnız yolda tehdit etmişler ise yeryüzünden sürülmeleri), hapsedilmeleri yada bulundukları yerden öteki bir yere sürülmeleri.

İşte Tanrı’a ve Peygamberine harp vaziyeti alarak silahlanıp bozgunculuk yapanların derecelerine gore belirleme edilen cezaları, doğrusu şer’î cezaları bu şekilde öldürmek yada asmak yada kesmek yada sürgüne göndermekten ibarettir. Bilinmektedir ki, herhangi bir savaşın mahiyeti bu dördün birinin haricinde kalmaz ve bu cezalar bunların gerektirdikleri fiillerin mahiyeti gereği olarak hakkıyle karşılıklarıdır. A’ta’dan, Katâde’den, Hasen’den buradaki tekrarların, doğrusu ” =ev” atıf harfinin tahyir (iki şeyden birini seçmek) için olduğuna dair bazı rivayetler vardır. Buna gore âmir bunlara bu dört cezadan birisini uygulama etmeye zorunlu, fakat işin gerektirdiği duruma gore bunlardan birini seçmekte serbesttir demek olur. Fakat cumhur (âlimlerin çoğunluğu) bunun gerek rivayet ve gerek dirayet bakımından doğru olmadığını ve tekrarın seçim yapmak değil, yukarıda gösterildiği suretiyle, suçun derecelerine gore dağıtım ve bölme etmek için bulunduğunu ve şu halde veliyyü’l-emr (âmir)in bu mevzuda seçme hakkı olmayıp, suçun derecesine gore cezayı yerine getirmekle yükümlü bulunduğunu, örneğin hapis yatması gerekeni kesmek, kesmek gerekeni öldürmek ve yalnız öldürülmesi gerekeni asamayacağı benzer biçimde, bunun zıddını da yapamayacağını ve hiçbir şekilde affetme hakkı olmadığını açıklamışlardır. Hakikatte katili hapsetmekle yetinmek ve katil olmayanı asabilmek benzer biçimde rivayet ve dirayet bakımından akla uymayan bir “istediğini seçme” mânâsının batıl olduğu açıktır. Fakat biz burada şunu söyleyebiliriz ki ” = ev” edatı, hakikatte seçmeye ve bölmeye muhtemeldir.

Gerçi burada bölme (bölmek) ve tevzi (dağıtmak) rivayet ve dirayet bakımından tercih edilmiş ve seçilmiştir. Fakat bununla tahyir (seçim yapma) ihtimalinin mutlak batıl ve hükümsüz olması da gerekmez. Zira sürgüne göndermeyi âzâ kesmeye, kesmeyi öldürmeye, öldürmeyi asmaya çıkarabilecek şekilde, cezayı şiddetlendirme şeklinde bir seçim yapma asla caiz olamamakla birlikte, tersine asmayı öldürmeye, öldürmeyi uzuv kesmeye, uzuv kesmeyi hapse indirebilecek şekliyle cezayı hafifletme suretinde bir seçme ve bir selahiyet düşünülmesi akla yatkın ve mümkündür. Seçim yapma ihtimali, aslına bakarsak mevcud ve bazı rivayetler de nakledilmiş olması durumunda bu olanak büsbütün inkâr edilemez ve edilemeyince de esasen “cezalar, şüphelerle düşer” olduğundan hâl ve dönemin değişmesine gore cezayı hafifletici olmak suretiyle, gerektiği süre bu ihtimali de düşünmek doğru olabilecektir. Bu mânâ, bir lafzı bununla beraber hem seçim halletmeye, hem de tenviâ (çeşitlendirmeye) yorumlayarak iki mânâyı bir delalette toplamak değil, çeşitli durumlar ve değişik zamanlara gore iki mânâyı sırayla düşünerek bir çeşit seçime olasılık veren bölme ile “iki ihtimalle amel olarak” her şüpheden uzak bir mânâ almaktır ki, hem cezanın mânâsına, hem de genel kâidelerden hafifletme hükümlerine fazlaca uygundur.

Bilinmektedir ki salb (asma)nın mânâsı, kollarından bir yere germektir. Nitekim “salib” bundan alınmıştır. İmam Şâfiî Hazretlerinin asmanın ölü olarak yapılmasını, doğrusu ilkin öldürüp, Müslüman ise namazı da kılındıktan sonrasında asılıp, her insana gösterilmesini tercih etmiştir ki, yararlı olduğunda kuşku yoktur. Bir yere sürgüne göndermeye ulaşınca, esasen nefy, idam etmek, yok etmek anlamına gelir. Oysa burada öldürme ve asmaya karşılık zikredilmiş olduğundan “asma” mânâsına olmadığı açıktır. O halde hayatta olan bir kimsenin tüm yeryüzünden sürülmesi sadece hapsetme demek olabilir ki, Arap dilinde nefy bu mânâya da kullanılmış olmasında düşünce ayrılığı yoktur. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri ve pek fazlaca dil bilgini bu mânâyı tercih etmişlerdir. Gerçi bulunmuş olduğu memleketten öteki bir beldeye çıkarmaya yada dâr-ı İslâm (Müslüman memleketin) den çıkarmaya da nefy (sürgün) denilebilirse de bunun ikisi de sakıncadan uzak olmadığı için caiz görülmemiştir. Zira maksat, şerri defetmektir. Oysa bir haydutu öteki bir memlekete sevketmek, orada bulunan Tanrı’ın kullarına zarar vermekten uzak değildir. Büsbütün İslâm memleketinden gayri müslimlerin memleketine çıkarmak ise, gayri müslimlere bir şahsın katılmasını arzu etmek demek olduğundan asla caiz olmaz demişlerdir. Bununla birlikte şahısların ve yerlerin değişmesine gore anılan sakıncanın ortaya çıkmayacağı anlaşılırsa, öteki bir memlekete sürgün etmenin caiz olduğu söyleyenler de vardır. Bu cümleden olarak Ömer b. Abdülaziz Hazretlerinden bu mânâ rivayet edilmiştir. Daha ilkin Tihâme çölünün en uzağında “Dehlek”, Habeş’te “Nâsı’ ” birer sürgün yeri idi denilmiştir.

Lügatımızda de nefy, bu mânâda kullanılmaktadır. İmam Şâfiî de demiştir ki, burada nefy’in iki mânâya gelme ihtimali vardır. Birisi, eğer bunlar adam öldürmüş, mal almış ve yakalanmış iseler, cezaları yerine getirilir. Eğer yakalanmamış iseler sürekli takip edilirler. İşte bu şekilde nefyden maksad, bunların hükümetten korkarak bir beldeden bir beldeye sürekli şekilde kaçıp gitmesidir.

İkincisi, yalnız korkutmak ile kalmış, adam öldürmemiş ve mal almamış olanlar da sürekli olarak takip edilir. Fakat tutuldukları süre tazir edilir (şer’î haddin haricinde hakimin uygun göreceği bir ceza ile cezalandırılır)ler ve hapsedilirler. Bunlar hakkında da nefyden maksat yalnız hapistir. İmâm Şâfiî’nin nefyi bu şekilde iki hale gore mânâlandırması bizim tahyir (seçme) ve bölme etme meselelerindeki hatırlatmamıza benzer. Bir de Şâfiî’nin bu ifadesi hapsin had (şer’î ceza) değil, tazir mahiyetinde bulunduğunu göstermektedir. Hakikatte hapis miktarı belirleme edilmemiş olduğuna gore bu şekilde olması gerekir. Şu halde bunun şer’î ceza (had) olması, hapsin aslına göredir.

İşte Tanrı ve Resulüyle cenk eden ve yeryüzünde bozgunculuk etmek için, koşanların cezaları başka bir şey değil, ya öldürülmek, ya asılmak, ya elleri ayaklarının çapraz olarak kesilmesi yada yeryüzünden nefyolunmak (sürülmek)tır. Fakat bu cezanın kısaltılması (yada tahsisi) mutlak değil, izafidir. Zirâ bu ceza bunların sırf dünyadaki düşüklük ve rezaletleridir. Bundan başka bunlar için ahirette pek büyük bir azab daha vardır. Ki bunların hiçbiriyle benzetme edilmesi mümkün değildir.

Sadece sizin kudretiniz kendilerine yetişmeden, yakalanmaları gerçekleşme etmeden ilkin tövbe etmiş olanlar müstesnadırlar. O süre biliniz ki Tanrı şüphesiz affedicidir, acıma edicidir. Şu halde bu şekilde tövbe edenler hakkında Tanrı’ın hukuku davası takip edilmez ve söylenen cezalardan hiçbiri uygulama edilmez. Sadece şahsî hukuk davası kalır. Adam öldürmüşlerse öldürülenin vârisleri isterse affederler, dilerlerse mahkemece suçları durağan(durgun) olduktan sonrasında kısas ettirebilirler (öldürttürebilirler). Tövbe ile düşen yargı, öldürmenin had cezası olarak yerine getirilmesinin vacib olmasıdır, caiz olması değildir. Aynı şekilde mal almışlarsa, mal sahipleri mallarının geri verilmesini yada tazminini (sebep oldukları zarar ve ziyanı ödemelerini) isteyebilirler ve davada serbesttirler. Sonrasında gerek bu şekilde ve gerekse cenk durumu almadan bozgunculukta koşanlar hakkında gerek Tanrı’ın hukuku ve gerekse kulların hukuku dolayısıyla ûlü’l-emr (Müslümanların en yetkili âmirinin) bir de ta’zir (had cezasının haricinde cezalar verme) yetkisi vardır ki, had cezasını gerektirecek dereceye çıkmayan münkerât (dince yapılması çirkin bulunan hususlar)da uygulama edilir. Geniş bilgisi fıkıh ilmine aittir. Genel kaidesi şudur: Bir münker (dince çirkin bulunan bir şey)i işleyen her kişi, cezalandırılabilir.

Slm ve yakarış ile…
Sorularla İslamiyet

Sorularlaislami… tarafınca Pt, 17/10/2011 – 00:00 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir