Ölünün arkasından hayır, yakarma ve iyilik olarak neler yapılabilir? Yasin suresi ve başka hangi dualar ölünün mezar azabını hafifletmek için okunmalıdır?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

Hayatta iken yaptıklarının, vefatından sonrasında kişinin kendisine ulaşacağını ifade ve hayatta iken hayır halletmeye teşvik eden pek fazlaca hadis-i şerif vardır.(1) Peygamber Efendimiz (s.a.v)

“İnsan ölünce (salih) ameli kesilir. Sadece üç amel (in sevabı) kesilmez: Sadaka-i câriye (kamuya yararlı sadaka), faydalanılan bir ilim ve arkasında kendisine yakarma edecek hayırlı bir çocuk bırakmak.”(2)

buyurarak buna işaret etmiştir. Ebû Hureyre’den rivâyet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v) amellerin sayısını (sadaka-i cariyeyi tafsil etmek suretiyle) çoğaltarak:

“Mü’min’e ölümünden sonrasında amel ve hasenatından ulaşacak şey: Öğretip yaymış olduğu ilim, bıraktığı salih evlat, miras bıraktığı Mushaf, yapmış olduğu mescit, yolcu için yapmış olduğu ev, akıttığı ırmak ve sağlığında malından verdiği sadakadır.”(3)

buyurmuşlardır. Başka bir hadisin ifadesiyle;

“Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır. Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır.”(4)

Bu ve benzeri(5) hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı suretiyle insan, dünyada iken kendisinin yapmış olduğu yada başkalarının yapmasına vesile olduğu amellerden istifade edecektir. Aslına bakarsan bunda alimler de ittifak etmişlerdir.(6) Fakat kişinin ölümünden sonrasında başkalarının kendisi için yapacakları iyi işlerin sevabının yada bunlardan hangisinin ulaşıp ulaşmayacağı mevzusunda ihtilaf edilmiştir.

Mu’tezile mezhebi, ölüye dirilerin yaptıkları hiçbir şeyin yarar vermeyeceğini iddia eder.(7) Onlar iddialarına kanıt olarak da

“İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur.”(8)

“Siz, sadece yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.”(9) ve

“Her insanın kazanılmış olduğu hayrın sevabı kendine, yapmış olduğu fenalığının ziyanı da gene kendinedir.”(10)

benzer biçimde ayetleri gösterirler. Oysa Ehl-i Sünnet alimlerinin hepsi, hangi amelin yarar verip, hangisinin yarar vermeyeceği meselesinde ihtilaf etmişler ise de, ölüye başkalarının yapacağı amellerin yarar vereceği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu sebeple bu mevzuda, bazı amel ve iyiliklerin yarar vereceğine dair, apaçık ayet ve hadisler vardır. Sözgelişi, yakarma ve istiğfarın yararlı olacağına

“Onlardan, sonrasında gelenler şu şekilde derler: Ey Rabbimiz, bizi ve bizlerden ilkin imanla geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde inanç edenlere karşı bir kin bırakma.”(11)

ayet-i kerimesi delalet etmektedir. Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hak, daha ilkin inanç edip de göçmüş olan kardeşleri için istiğfar eden mü’minleri övmüştür. Eğer istiğfarın ölülere bir faydası olmasaydı, Tanrı Teâlâ onları övmezdi.(12)

Peygamber Efendimiz de

“Ölüye namaz kıldığınız süre ona gönülden yakarma edin.”(13)

buyurmuş ve kendisi de kıldığı cenaze namazlarında ölü için yakarma etmiştir. Eğer bu namaz ve duanın ölüye bir faydası olmasaydı, Rasulullah (s.a.v) bunu ne kendi yapardı ne de başkalarına emrederdi.(14) Halbûki O, kendisi de birinin cenaze namazını kıldırırken

“Tanrı’ım, filan oğlu filan senin güvencende, senin koruman altındadır. Onu mezar fitnesinden ve cehennem azabından koru. Sen vefa ve övgü sahibisin. Tanrı’ım onu bağışla, ona acı! Muhakkak ki sen fazlaca bağışlayan, fazlaca acıyansın.”(15)

diye yakarma etmiştir. Kaldı ki Cenâze namazının kendisi de ölü için bir duadır. Tanrı için namaza, meyyit/meyyite için duaya… diye niyet edilir. Eğer ölünün ruhuna yararı yoksa bunun bir anlamı kalmaz.

Kendisi bazen Bakî kabristanını ziyaret ederek kabirdekilere slm vererek yakarma ederdi.(16) Eğer selamı onlara ulaşmasa ve duası yarar etmeseydi, bunu yapması abesle iştigâl olurdu ki O, bundan münezzehtir.

Geride kalanların, ölüleri için yapmış olduğu yakarma ve hayırların yararını iki bakımdan ele almak gerekir:

Birincisi: Müteveffânın borçtan kurtulup kurtulmaması. Bir kimse üstünde namaz, oruç, hac, zekat, adak, kul borcu benzer biçimde borçlar bulunarak ahirete intikal etmiş ise geride kalanların -ölünün vasiyeti olsun yada olmasın- bu tarz şeyleri eda etmeleriyle borçtan kurtulur mu?

İkincisi: Başkasının yapmış olduğu ibadetin sevabının ölüye ulaşıp ulaşmaması. Fukahâ ibadetleri üçe ayırmışlardır:

a) Namaz ve oruç benzer biçimde bedenî ibadetler: Başkalarının yapmalarıyla bu borçlar düşmez, mesuliyet devam eder.

b) Zekat, nezir ve mâlî keffaret benzer biçimde mâlî yakarma ve borçlar: Bunlar, başkalarının ödemesiyle ödenmiş olur, borç kalkar.

c) Hac benzer biçimde hem mâlî, hem de bedenî ibadetler: Birisi ölü namına bunu yaparsa o borçtan kurtulmuş olur. Fakat mirasçılar bunu halletmeye zorunlu değildir. Sadece İmam Şafiî’ye gore vasiyet etmiş ise zorunlu olurlar.

Ahmed b. Hanbel, Evzaî, Ebû Sevr, Nevevî benzer biçimde müçtehidler ile muhaddislerin çoğuna gore, ölünün yakınlarının, onun borçlu olduğu oruç, hac benzer biçimde ibadetleri de kaza etmesi caiz ve sahihtir.

İslam ulemasının ekseriyeti, sevabını ölüye affetmek niyetiyle meydana getirilen ibadetlerin sahih olduğuna ve dünyadan göçmüş olanların bundan istifade edeceklerine kani olmuş ve bu hükmü benimsemişlerdir.(17)

Konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için başkalarının ölünün yararına yapabilecekleri işleri maddeler halinde açıklamaya çalışalım:

1. Ölünün Borcunun Ödenmesi:

Bir şahıs öldüğünde başkalarının onun hakkında yapabilecekleri, hatta yapmaları ihtiyaç duyulan en mühim işlerden birisi, var ise o kişinin borçlarını ödemek ve böylece onun üstünden kul haklarının kalkmasını temin etmektir. Bu sebeple hadisteki ifadesiyle

“Mü’minin ruhu, borcu ödeninceye kadar ona bağlı kalır.”(18)

Bundan dolayı, borçlu olarak ölen şahıs, eğer miras olarak bir şeyler bırakmışsa ondan borçları ödenir.(19) Böylelikle ölünün borcunun ödenmesi kendine yarar verip, borçtan kurtulmasına sebep olur. Burada mâlî borçlarının ödenmesinde borcu ödeyen kişinin, ölünün bir yakını olması koşul değildir. Kim öderse ödesin, ölen şahıs kurtulmuş olur.(20)

2. Yakarma ve İstiğfar:

Ölmüş birisi için yapılabilecek en büyük iyiliklerden birisi onun için yakarma etmek ve istiğfarda bulunmaktadır. Nitekim;

“Ey Tanrı’ın Resulü, anne ve babamın vefatlarından sonrasında da onlara iyilik yapma imkanı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?” diye soran Ebû Ubeyd Mâlik İbn Rabîa es-Sâidî (r.a)’ye Peygamber Efendimiz (s.a.v):

“Evet vardır. Onlara yakarma, onlar için Tanrı’tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan sonrasında -vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve babasının dostlarına ikramda bulunmak.”(21) yanıtını vermiştir.

Gene,

“Onlardan sonrasında gelenler şu şekilde derler: Rabbimiz, bizi ve bizlerden ilkin inanç eden kardeşlerimizi bağışla…”(22)

benzer biçimde ayetler, cenaze namazı, yakarma ve istiğfarın ölülere yarar vereceğini kanıtlama etmektedir.(23)

Bu mevzudaki ayet ve hadis-i şerifleri(24) göz önünde bulunduran ilim adamları, ölü için meydana getirilen yakarma ve istiğfarın ölüye yarar vereceğinde. Sadece kendisi için yakarma edilen kimsenin mü’min olması şarttır.(25) Zira imanı olmayanlara hiçbir şey yarar vermez. Aslına bakarsan onlar için yakarma etmek de meşru değildir.(26) İmam Eş’ari’ye gore, “Hadisçiler ile Ehl-i Sünnet’in çoğunluğu, yakarma ile sadakanın, Müslümanlar için ölümlerinden sonrasında yarar vereceğini kabul ederler.(27) Öyleyse yakarma meşru ve faydalıdır.(28)

Bu mevzuda malum en meşhur hadis-i şeriflerden biri olarak Müslim’de Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte:

“İnsan ölünce tüm amelleri kesilir. Sadece üç şey (bu tarz şeyleri meydana getiren üç şahıs) müstesna: Sadaka-i cariye (bırakan) yada istifade edilen bir ilim (bırakan) yada kendine yakarma edecek salih evlat (bırakan).”(29) buyurulmaktadır.

Bu hadis-i şeriften anladığımıza gore:

     a. Sadaka-i cariye denilen, insanların istifade edebileceği yol, köprü, cami, çeşme, mescit ve vakıf müesseseleri ile bu tarz şeyleri en verimli ve hayırlı şekilde kullanacak nesillerin yetişmesi içinde okul ve öğrencilerin barınabilecekleri yurt benzer biçimde müesseseler yapmak benzer biçimde salih amellerde bulunmaktır ki, arkada bırakılan bu türden bir kuruluş hayatta kalmış olduğu müddetçe, -Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) beyanları çerçevesinde- iyi bir çığıra vesile olunduğu için kıyamete kadar orada yetişenlerin kazandıkları sevapların bir misli de bu müesseseleri kuranların amel defterlerine kaydedilecektir.

    b. İlim erbabının bıraktığı eserler de sadaka-i câriyedendir. Alim, kapasitesine gore bunlardan mükafatını alır. Ek olarak ilim erbabına haiz çıkma ve onların kitap, defter, yiyecek ve giyeceğini temin etme şeklinde meydana getirilen emek harcamalar da, hayır cihetinde kapanmaz birer sadaka-i cariye sayılmaktadır.

     c. Ölen şahıs giden ruh, peşinden hayırlarda bulunacak ve hayırlı nesiller yetiştirecek hayırlı bir evlat ister. Sadece bıraktıkları bu şekilde bir nesildir ki, ahiret hesabına onlara yararlı olacaktır. Yoksa ölü ne helva, lokma yiyecek; ne yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gece, ne mevlit, ne paralı hatim, ne telkin, ne devir, ne de duvara asılacak eski bir fotoğraf bekler.

3. Sadaka Vermek:

Sadakanın da ölen kişiye faydası olduğu mevzuunda Ehl-i Sünnet âlimleri ittifak etmişlerdir. Peygamber (s.a.v)’in buna delalet eden hadisleri(30) vardır.(31)

İbn Abbas (r.a)’ın rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte ise şu şekilde buyurulmaktadır:

“Bir adam gelmiş olarak:

“Ey Tanrı’ın Resulü! Annem vefat etti. Ben onun için tasaddukta bulunsam ona faydası olur mu?” diye sordu. Peygamberimiz:

“Evet.” diyince, adam;

“Benim bir meyveliğim var. Sizi şâhid kılıyorum, onu annem için tasadduk ediyorum.” dedi.(32)

Verilen sadaka ister kişinin evladı benzer biçimde birinci derecede bir yakını isterse başkaları tarafınca verilsin, sadakanın sevabının ölüye ulaşacağında ittifak olduğu bildirilmektedir.(33)

Sa’d İbn Ubâde hadisinde ise, ölünün arkasından yapılacak sadakanın hangisinin daha efdal olduğu beyan edilmektedir. Sa’d (r.a) şu şekilde anlatır:

“Ey Tanrı’ın Resulü dedim, annem vefat etti, (onun adına) yapacağım sadakanın hangisi efdaldir?” Peygamber Efendimiz (s.a.v),

“Su!..” buyurdular. Bu yanıt üstüne Sa’d bir kuyu kazdı ve:

“Bu kuyu Sa’d’ın anası için dedi.”(34)

Bu hadis-i şerif de, ölü adına hayır yapılabileceğini gösteren delillerdendir. Nesâî’nin rivayetinde Sa’d, ilkin vefat eden anası adına sadaka verip veremeyeceğini sorar. Yanıt olumlu olunca hangi sadakanın efdal bulunduğunu sorar. Bunun üstüne, “su” yanıtını alır.(35)

Nafile olarak sadaka vermek isteyenlerin tüm inananlara (mü’min ve mü’minelere) niyet etmesi en faziletlisidir. Bu sebeple bunun sevabı onlara ulaşır, kendisinin sevabından da herhangi bir şey eksilmez.(36)

4. Ölenin Borcu Olan Oruçlarının Geride Kalan Akrabaları Tarafınca Tutulması:

Üstünde Ramazana ilişkin kaza orucu bulunmuş olduğu halde ölen kimse ile ilgili iki durum söz mevzusudur:

     a. Zaman darlığı, hastalık, sefer ve oruç tutmaktan âciz olmak benzer biçimde özürler sebebiyle oruç tutma imkanını elde edemeden ölmüş olmak: Alimlerin ekserisine gore, bunların her hangi bir kusuru olmadığı için hiçbir şey gerekmez, günahkâr olmaları da söz mevzusu değildir. Bu sebeple bu oruç, ölünceye kadar, tutma imkanını elde edemediği bir farzdır. Dolayısıyla hacda olduğu benzer biçimde, hükmü bedelsiz olarak düşmüştür. Bunun için, şahıs hasta veya yolcu olduğu bir durumda ölmüş ise tutamadığı orucun kazası gerekmez.

     b. Oruç borcu olan şahıs oruçlarının kazasını yapma imkanını elde ettikten sonrasında ölmüşse velisi onun için oruç tutamaz. Doğrusu fakihlerin ekserisine gore, ölünün kazası olan oruçları tutmak vacip değildir. Şafiîlere gore, velisi oruç tutacak olsa, sahih olmaz. Bu sebeple oruç, halis bir gövde ibadetidir. Şeriatın aslı ile farz kılınmıştır. Gerek hayatta, gerekse öldükten sonrasında bunda vekalet ve niyabet caiz değildir. Bu yönüyle o namaz gibidir. Bir hadis-i şerifte bununla ilgili olarak:

“Hiçbir kimse başka bir kimse adına namaz kılamaz, oruç tutamaz. Fakat onun adına her güne karşılık bir müd (ülkelere gore değişen bir ölçek. Iraklılara gore iki rıtıl sığan ölçek, şu demek oluyor ki ortalama on sekiz litrelik ölçek) yiyecek fakirlere yedirir.”(37)

buyurulmuştur. Hanbelilere gore ise, velinin ölü adına oruç tutması mubahtır. Bu sebeple bu durum, ölünün kurtuluşunu sağlamak bakımından daha ihtiyatlı bir harekettir.(38)

Bu mevzuda rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Aişe (r.anhâ) validemiz, Resulullah (s.a.v)’in:

“Kim, üstünde oruç borcu olmasına rağmen ölürse, onun orucunu velisi meblağ.”(39)

buyurduğunu haber vermiştir. Gene Hz. Câbir İbn Abdullah (r.a) da rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte; bir karı, Resulullah Efendimize (s.a.v) gelmiş olarak, annesinin üstünde oruç nezri bulunduğunu ve onu yerine getiremeden öldüğünü haber verir. Bunun üstüne Resulullah (s.a.v): “Velisi ona karşılık oruç tutsun.” buyurur.(40)

Buharî ve Müslim’de zikredilen öteki bir hadis-i şerifte ise, bir kadının üstünde bir aylık (nezir) oruç borcu olmasına rağmen vefat etmiş olduğu ve çocuğunun Peygamber (s.a.v.)’e gelmiş olarak “Ben onun yerine oruç tutsam olur mu?” diye sordurulmuş olduğu Resulullah’ın (s.a.v) da ona: “Annenin üstünde borç olsaydı onu öder miydin?” diye sordurulmuş olduğu Onun: “Evet!..” diye yanıt vermesi üstüne de: “Tanrı’ın borcu, ödenmeğe daha layıktır.” buyurduğu haber verilmektedir.(41)

Oruç tutmak, bedenî ibadetlerdendir. Burada oruç ibadeti zikredildiği ve başkalarının tutacağı orucun sevabının ölüye ulaşacağı haber verildiğinden, öteki bedenî ibadetlerde de aynı durumun söz mevzusu olup olmadığında ihtilaf edilmiştir. Oruç mevzusunda rivayet edilen hadislerden bazı alimler, farz olan Ramazan orucundan üstünde borcu olarak ahirete göçmüş olanların oruçlarının bile geride kalanlar tarafınca tutulabileceği hükmünü çıkarırlarken, bazıları da bir tek nezir orucunu tutabileceğine kail olmuşlardır.(42)

Ölenin yerine oruç tutma meselesinde Ahmed İbn Hanbel, ölü üstünde Ramazan, nezir yada keffaret orucu borçları bulunmuş olduğu takdirde, velisinin ona karşılık tutabileceğini söylemiştir. İmam Mâlik, Şafiî ve Ebu Hanife’ye gore, ölünün velisi, her bir oruç için bir sa’ (bin dirhemlik bir hububat ölçeği) arpa yada yarım sa’ buğday tasadduk etmelidir. Keza her bir namaz (yada bir günlük namaz) için de aynı miktar mal tasadduk etmelidir. Fakat çoğunluk, (ölünün) bedenî ibadetlerinin niyabeten başkası tarafınca ifa edilemeyeceğini söylemiştir.(43)

Sadece, bu şekilde bir kapı açmanın, insanları sağlıklarında kendilerinin yapmaları ihtiyaç duyulan ibadetleri dikkatsizlik etmeye sevk edeceği endîşesiyle bazı alimler, “hiçbir orucu tutamayacağını sadece keffaretini verebileceğini” söylemişlerdir.(44)

5. Ölen Şahıs Yerine Yapılacak Hac:

Bir kimse, ölmüş birisinin yerine hac yapmış olup sevabını ölüye bağışlayabilir. Nitekim Ebu Davud’da Büreyde (r.a)’den rivayet edilen hadis-i şerifte, hayatında iken asla hac yapmayan annesinin yerine hac yapmış olup yapamayacağını soran bir hanıma, Rasulullah Efendimiz (s.a.v): “Evet, ona karşılık haccet.” buyurarak ölmüş annesinin yerine haccetmesine izin vermiştir.(45)

Her ne kadar cumhur, bedenî ibadetlerin niyabeten başkası tarafınca ifa edilemeyeceğini söylemişse de, acz şartıyla, bir tek hac farizasının bir başkası tarafınca ifasını caiz görmüştür. Acz’den murat, kişinin ölmüş olması ve iyileşme ümidinin kesilmesidir, kötürüm bir kimse âcizdir. Bazı alimler, ölü adına nafile hac yapılabileceğini de söylemişlerdir.(46)

Bir başka hadis-i şerifte ise, ölenin yerine meydana getirilen ibadetlerle onun borcunun ödenmiş olacağı ve bunun ölünün semadaki ruhuna müjdeleneceği şu şekilde anlatılır: Zeyd ibn Erkam (r.a) konu alıyor:

“Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki:

“Kim ebeveyninden birine karşılık haccederse, bu hacla onun borcunu ödemiş olur. Bu durum, semadaki ruhuna müjdelenir. Şahıs, anne ve babasına karşı isyankâr bile olsa (bu iyiliği sebebiyle) Tanrı’ın nezdinde (iyi kullar meyanında) yazılır.”

Öteki bir rivayette ise:

“Babası için bir hac, kendisi için yedi hac yazılır.” buyurulmuştur.(47)

Doğal ki, bu rivayetlerde zikredilen mana, bir tek bir ibadetin yapılıp, sevabının ölüye bağışlanmasının cevazına delalet eder. Cenab-ı Hakk’ın o engin rahmetinden umut edilir ki, o sevap sebebiyle, huzuruna yakarma borcuyla gelen kullarını affeder, yoksa sağlığında fırsat elde iken bu ibadeti terk eden ve bu halleri suretiyle ölenlerin elbet hesapları görülecek ve cezaları verilecektir.

İbn-i Kudâme’nin de ifade etmiş olduğu benzer biçimde ölü, başkaları tarafınca meydana getirilen ve sevabı kendisine bağışlanan ibadetlerden istifade edebilir. Bu sebeple oruç, yakarma, istiğfar, hac benzer biçimde ibadetler, bedenî ibadetlerdir. Tanrı Teâlâ, bunların ve bunlar benzer biçimde öteki ibadetlerin sevaplarını da ölüye ulaştırır.(48)

Yalnız bu benzer biçimde yakarma borçlarının üstünde kalması için kişinin, örneğin, oruç için borçlandıktan sonrasında, hastalanıp ölünceye dek borcunu tutacak kadar sıhhate kavuşamaması benzer biçimde meşru bir mazereti olmalıdır. Sadece bu şekilde bir özre binaen yapamamış olanlar için, geride kalanların, Tanrı’a karşı olan borcunu onun adına ödemeleri sebebiyle Tanrı Teâlâ affeder, kasıtlı olarak terk edenleri değil.(49)

6. Ölü Adına Kurban Kesmek:

Ölü adına kurban kesilerek tasadduk edilip sevabı ölüye bağışlanabilir. Zikredeceğimiz şu vak’a ölünün gıyabında kurban kesilip sevabının ölüye bağışlanabileceğini göstermektedir: Hâneş (r.a) konu alıyor:

“Hz. Ali (r.a)’yi gördüm, iki koç kesmişti.” Dedi ki,

“Biri kendim için, diğeri Resulullah (s.a.v) için.” Ve eklemiş oldu:

“Resulullah (s.a.v) bu şekilde vasiyet etti. Ben (hayatta olduğum müddetçe) ebediyen (bunu yapmayı) terk etmeyeceğim.”(50)

Hz. Ali (r.a)’nin kestiği bu kurban Resulullah (s.a.v)’ın vefatından sonrası için söz mevzusudur. Ebu Davud, hadisi “Ölü adına kurban” adını taşıyan bir bapta kaydeder. Tirmizî ise, ölü adına kurban kesmeye, bir kısım alimlerin cevaz verirken bir kısım alimlerin caiz bulmadığını kaydeder.

Ek olarak Hz. Peygamber (s.a.v)’in ümmetinden Tanrı’ın birliğine ve kendisinin peygamberliğine şehadet edenler adına da kurban kestiği de çeşitli rivayetlerde gelmiştir.(51)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ölülerin arkasından kurban kesip sevabını onlara bağışladığına gore, ölüler, kendileri için meydana getirilen hayır-hasenâtın hepsinden haberdar olmakta ve onların sevaplarından faydalanmaktadırlar kanaati hasıl olmaktadır. Sadece, avamdan bir fazlaca insan, ölülerin arkasından onları memnun etmek ve böylece isteklerine kavuşmak için mezar başlarında kurban keserler yada bunu ölüye adarlar ki bu, tamamen yanlış bir inanç ve bid’at bir harekettir. Bundan dolayıdır ki Peygamber Efendimiz (s.a.v);

“Kabirde sığır, deve, koyun kesmek İslam’da yoktur.”(52)

buyurarak bunu yasaklamıştır. Bu sebeple, kurban bir ibadettir ve ibadetler bir tek ve bir tek Tanrı için yapılır. Bu sebeple bir mezar ya da yatır için kesilen bir kurban, bırakınız sevaba vesile olmasını, kesenin imanını alıp götürebilecek ve şirk olabilecek bir davranıştır. Ve kesinlikle sakınmak gerekir.(53) Bu, cahiliyye döneminden kalma bir âdettir. Bu sebeple o dönemdeki Araplar, belirli zamanlarda yada ölü defnedilir edilmez derhal sığır, deve yada koyun cinsinden bir hayvan getirip gömüt başlangıcında kurban ederler ve etini dağıtırlardı. Oysa Tanrı Resulü (s.a.v),

“Dine muhalefetten sakının. Dine sonradan sokulan her şey bid’at ve her bid’at da dalalet (sebebi)tir.”(54)

diyerek bid’atlara karşı bizi uyarmış ve “Size sıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Tanrı’ın kitabı ve peygamberlerin sünneti…”(55) buyurarak da bid’at ve sapıklıklara düşmemek için Kur’an’a ve sünnetine sarılmayı tavsiye buyurmuştur.(56)

7. Kur’an Okuyup Sevabını Ölüye Affetmek:

Alimler, namaz kılmak ve Kur’an okumak benzer biçimde ibadetlerin sevabının, yapandan başkasına ulaşıp ulaşmayacağı mevzusunda ihtilaf edip iki görüş ileri sürmüşlerdir:

Hanefî ile Hanbelî alimlerine ve Şafiî ve Malikîlerin sonradan gelen alimlerine gore, ölü yanında okunan Kur’an’ın sevabı ile Kur’an okumanın peşinden meydana getirilen yakarma, orada bulunmasa da ölüye ulaşır. Kur’an okumanın akabinde yakarma etmek ise daha fazlaca kabule şayandır ve kabul edilmesi daha fazlaca umulur.

Malikîlerin önceki fakihleriyle ilk Şafiîlerin meşhur olan görüşleri, ibadetlerin sevabının yapandan başkasına ulaşmayacağı yolundadır.

Hanefîlere gore, insan yapmış olduğu amelin sevabını başkasına bağışlayabilir. İster namaz olsun, ister oruç olsun, ister sadaka ve benzeri şeyler olsun fark etmez. Bunların sevabını ölüye affetmek, kendi sevabından bir şey eksiltmez.

Hanbelîlere gore, kabrin yanında Kur’an okumakta bir sakınca yoktur.

Mâlikîlere gore, öldükten sonrasında şahıs veya kabri üstüne Kur’an okumak mekruhtur. Bu sebeple selef bu tarz bir olay yapmamıştır. Fakat sonradan gelen Mâlikîlere gore, Kur’an okuyup zikir yapmakta ve bunların sevabını ölüye bağışlamakta bir sakınca yoktur. Ölü için de Tanrı’ın izniyle sevap hasıl olur.

Şafiilerde meşhur olan görüşe gore, ölüye kendi amelinden başkası yarar vermez. Sadece Şafiîlerin sonradan gelen fakihleri, Kur’an okumanın sevabının ölüye ulaşacağı yolunda açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu şekilde Şafiîlerin sonraki fakihlerinin görüşü de öteki üç mezhebin görüşlerine uygunluk arz etmektedir.

Kur’an okumak, belli bir maksat için diriye yarar verince, ölüye yarar vermesi daha evladır. İbn Salâh’a gore, Kur’an okuma sonunda: “Tanrı’ım, okuduğumuz Kur’an’ın sevabını filancaya ulaştır.” demesi ve okunan Kur’an’ı yakarma kılması da uygun olur. Bu hususta uzak, yakın aynıdır değişmez. Bunun yarar vereceğine kati olarak inanmak lazımdır.(57) Nitekim Peygamber (s.a.v) de, bazen kabirlere uğrar ve oradakilere yakarma ederlerdi. Bu mevzuda İbn Ebî Şeybe’den rivayet edilen hadis şöyledir:

“Hz. Peygamber (s.a.v) her senenin başlangıcında Uhud’daki şehitlerin kabirlerine gelir ve şu şekilde derdi:

“Sabrettiğiniz şeylere karşılık sizlere selâm ve selâmet! Dünyanın en güzel neticesi budur!”

Tanrı Resulü (s.a.v), Kimi zaman de Bakî’ mezarlığına çıkar ve şu şekilde derdi:

“Ey mü’minler yurdunun sâkinleri! Selâm size! Hepimiz de inşallah sizlere kavuşacağız. Tanrı Teâlâ’dan bizim ve sizin için âfiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılardan selâmet ve siyanet dilerim.”(58)

Görüldüğü suretiyle Peygamber (s.a.v), dünyamızdan ayrılan insanoğlu için yakarma edip onlar hakkında âfiyet ve selamet dilemektedir. Eğer ölülerin arkasından meydana getirilen duaların faydası olmayacak olsa idi Tanrı Resulü (s.a.v) bu şekilde bir davranışta bulunmazdı. Aksi bir durum, Tanrı Resulü’nün abesle iştigali anlama gelir ki, O, bundan fersah fersah uzaktır. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle Efendimiz (s.a.v) asla hevâdan konuşmaz. O ne konuşmuşsa vahiy kaynaklıdır.(59)

Okunan Kur’an’ın sevabının ilkin Hz. Peygamber (s.a.v)’e armağan edilmesi müstehaptır. Bu sebeple bizleri sapıklıktan O kurtarmıştır. Bunda bir nevi Ona teşekkür ve güzel bir mukabele vardır. Ölülerin arkasından okunan Fatiha, Yâsin ve Kur’an hatmi benzer biçimde virtlerden her biri, aniden sayısız kişilerin ruhlarına yetişebilir ve onların hepsi de bu hediyeden nasiplerini alabilirler. Bu sebeple bu Tanrı’ın kudretine ağır ve zor değildir.

Bazı alimler, okunan kıraatin sevabının ölüye ulaşmasının yanında, sevabı ölüye bağışlanmak şartıyla her güzel amelin sevabı da ulaşır demişlerdir.(60) Yalnız bunların sevap kazanılacak şekilde şu demek oluyor ki sırf Tanrı rızası için yapılması şarttır. Yoksa çoklarının yapmış olduğu benzer biçimde parayla Kur’an okutup da ölüye bağışlatılmaz. Bu sebeple Kur’an okumak bir ibadettir. İbadet ise parayla değil de Tanrı rızası için yapılınca sevabı olur ve bu sevap onların ruhlarına bağışlanır. Aksi halde sevap olmaz ki bağışlansın.

Malikî ve Şafiî mezhebinde meşhur olan görüşe gore, kendi ameli ve kesb’i olmadığı için, Kur’an okumak da dahil, bedenî ibadetlerin hiçbirinin sevabı ölüye ulaşmazken kabrin yanında okunduğunda, ölü, okunan Kur’an’ı dinlediği için, dinleyici sevabı alır.(61)

Öteki bazı müçtehitler de sadece evladın yada yakın akrabanın oruç, namaz ve haccının vasıl olacağını ileri sürmüşlerdir. Fakat en isabetlisi, borç ve mesuliyetlerin düşmesi bahis mevzuu olmadan, bağışlanan sevaptan Müslüman ölülerin istifade edecekleri hükmü olsa gerektir.(62)

Fakat şurası bir gerçektir ki, ölü, kendi yapmadığı ve dikkatsizlik etmiş olduğu ibadetlerden ne olursa olsun sorguya çekilecektir. Bazı bilgisiz kimselerin zannettikleri benzer biçimde, ıskatını vermekle, veya fidye ve keffaretini vermekle ölü, yüzde yüz mesuliyetten kurtulmuş olmaz. Eğer usulüne uygun şekilde yapılmışsa, meydana getirilen bu benzer biçimde iyi amellerin sevabı bağışlanmakla bir tek affı umulur.(63)

Kaynaklar:

1. Ebû Davud, Vesâyâ, 3; Tirmizî, Vesâyâ, 7.
2. Müslim, Vasiyyet, 14; Ebu Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36; Nesâî, Vesâyâ, 8; Dârimî, Mukaddime, 4; Ahmed İbn Hanbel, 2/372.
3. İbn Mace, Mukaddime, 20.
4. Buhari, Sahih, Rikak,42; Müslim, Sahih, Zühd, 5.
5. Buhari, Enbiya, 1; Müslim, Vasiyyet, 3, İlim, 6; Ebu Davud, Sünen, Vesaya,14, Cihat,15; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/372 (Meymeniyye-Kahire 1313); İbn Mace, Sünen, Mukaddime, 20, 1975.
6. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 453, 2. Baskı, Sebat Ofset, Konya, 1989.
7. İbn Kayyım el-Cevziyye, er-Ruh, 117; Beyrut, 1975.
8. Necm,53/39.
9. Yasin, 36/54.
10. Bakara, 2/286.
11. Haşr, 59/10.
12. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 453.
13. Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 59.
14. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 453.
15. Ebu Davud, Cenâiz, 56.
16. Müslim, Cenâiz, 103; İbn Mâce, Cenâiz, 36; Nesâî, Cenâiz, 103.
17. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 105-107, Marifet Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1984.
18. Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 76; İbn Mace, Sünen, Sadakat, 12.
19. Abdülkadir Mutlaku’r-Rahbavi, Ahiret Günü, 33; Terc. Ahmet Serdaroğlu-Lütfi Şentürk, Nur yay., 5. Baskı.
20. Buhari, Sahih, Havalat, 3; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 453.
21. Ebu Davud, Sünen, Edeb, 12; İbn Mace, Sünen, Edeb, 2.
22. Haşr, 59/10.
23. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 107.
24. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/509,6/252, (Meymeniyye-Kahire 1313); Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 72; İbn Mace, Sünen, Edeb, 1.
25. Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/568, Beyrut, ts.
26. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 453.
27. Eş’ari, Makalatu’l-İslamiyyin, 282.
28. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 453.
29. Müslim, Sahih, Vasiyyet, 3; Ebu Davud, Sünen, Vesaya, 14.
30. Buhari, Sahih, Cenaiz, 94; Müslim, Sahih, Zekat,15; Ahmed İbn Hanbel, 2/371.
31. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 453.
32. Buhari, Sahih, Vesaya, 15, 20, 26.
33. Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/568.
34. Ebu Davud, Sünen, Zekat, 42; Nesei, Sünen, Vesaya, 9.
35. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, 10/54, Akçağ yayınları, Ankara, 1990.
36. Vehbe Zühayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, (Terc. Kurul) 3/9; Risale yayınları, İstanbul, 1990.
37. Cemalüddin Ebî Muhammed Abdillah İbn Yusuf el-Hanefî ez-Zeyleî, Nasbu’r-Râye li ehâdîsi’l-Hidâye, 2/463; Dâru’l-Hadîs, Kahire, ts.
38. Vehbe Zühayli, a.g.e, 3/207-208.
39. Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.
40. Nasıruddin el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’d-Daîfe ve’l-Mevzûa, 1/169-170; Dımaşk, 1964.
41. Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.
42. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 459.
43. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.
44. Nâsıruddîn el-Elbânî, Ahkâmu’l-Cenâiz, 170; Beyrut, 1969.
45. Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.
46. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.
47. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.
48. Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/99.
49. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 460-61.
50. Tirmizi, Dâhâyâ, 2; Ebu Davud, Dâhâyâ, 2.
51. İbrahim Canan, a.g.e, 6/61.
52. Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 70.
53. . İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/146; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/379; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/97; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 186.
54. Dârimî, Mukaddime, 16.
55. İmam Malik, Muvatta’, Alınyazısı, 3.
56. İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 64; Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 109; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 471; Recep Aktaş, İslam Dininin Yasak Etmiş olduğu Batıl İnanışlar, 43; Bahar yayınları, İstanbul, 1973.
57. Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/98-100.
58. Müslim, Sahih, Cenaiz, 102; Değişik rivayetler için bkz.: Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 79; Neseî, Sünen, Taharet, 109, Cenaiz, 103; İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 36, Zühd, 36.
59. Necm, 53/3.
60. Seyyid Sabık, a.g.e, 1/383.
61. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 462.
62. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 108.
63. Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, 3/160, Hindistan Baskısı, Aynî, Umdetü’l-Kari, 5/283, İstanbul Baskısı, İbn Kudâme, İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/423-424; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/98-100, Mısır, 1952; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, 1/567-569, Beyrut, 1969; Reşid Rıza, 8/255; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ fî Madarri’l-İbtidâ, 235 (4.Baskı); Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Yaşam-Mezar Yaşamı, 460.

(Doç. Dr. Hüdaverdi ADAM, Köprü Dergisi, Sonbahar 2001, Sayı: 76)

Merhaba ve yakarma ile…
Sorularla İslamiyet

er_mehtap tarafınca Pa, 04/02/2007 – 11:21 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir