Selman-ı Farisi (r.a.) hakkında informasyon verir misiniz?

Lütfenlog in or register to like posts.
Yazı
Yanıt
Yanıt

Kıymetli kardeşimiz,

Selman (r.a), Hicri 36 senesinde Medain’de vefat etmiştir. (İbnul-İmad, Şezerâtu’z-Zeheb, I, 44; İbn Hacer, el-İsâbe, Bağdat (t.y.), II, 63; İbnul-Esîr, Tarih, III, 287; İbn Sa’d, Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), VI,17). Sadece onun ölüm zamanı hakkında değişik rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a)’ın hilafetinin sonlarına doğru, 35 yada 37 senesinde vefat etmiş olduğu rivayet edilmekte; hattâ Hz. Ömer zamanında öldüğü de anlatmaktadır. (İbnul-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, II, 421).

 

İbn Hacer, onun ölümü ile ilgili değişik tarihleri verdikten sonrasında, Enes (r.a)’den, İbn Mes’ud’un, ölüm döşeğindeki Selman (r.a)’ı ziyaret etmiş olduğu şeklindeki rivayeti kanıt alarak, İbn Mes’ud’un 34. yıldan ilkin vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (r.a)’ın ölümünün 33. yada 32. senesinde olması gerektiği görüşünü ileri sürmektedir. (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli yıl yaşamış olduğu şeklinde rivayetler bulunmakta ve raviler iki yüz elli yıl yaşadığının kuşku götürmez bulunduğunu söylemektedirler. (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; İbnul-Esîr, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421).

 

İbn Hacer, Zehebî’nin rivayetlerini değerlendirdikten sonrasında, onun sadece seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir. (İbn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)’ın mezarı, Bağdad’ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunmuş olduğu yer Selman-ı Temiz (temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunmuş olduğu cami IV. Murad tarafınca onarım ettirilmiştir.

 

SELMAN el-FARİSÎ:

Seçkin ve meşhur sahabilerden biri. İran asıllı olup, İsfahan’ın Cayy nahiyesinde dünyaya gelmiştir. Bir rivayete bakılırsa de doğum yeri Râmehürmüz’dur. Doğum zamanı hakkında informasyon bulunmamaktadır. Selman (r.a)’ın Müslüman olmadan önceki adı, Mabah b. Buzahşan’dır. Müslüman olduktan sonrasında Selman adını almıştır. Künyesi Ebu Abdullah’tır. Ona nesebi sorulmuş olduğu vakit; “Ben; Selman b. İslam’ım” demiştir. (İbn Sa’d Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; İbnul-Tutsak, Üsdül-Ğabe, II, 417; İbn Hacer el-Askalani, el-İsâbe, Bağdat (t.y.), ll, 62).

Selman (r.a)’ın babası Mecusiliğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden devamlı yanmasını sağlama işiyle Selman (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi fazlaca aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmıştı. Ayrıca Selman (ra), Mecusiliğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşünmeye başladı. Sadece o kendi deyimiyle, bir köle şeklinde eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği öteki dinlerle karşılaştırma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek mecburiyetinde bırakıldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden kıymetli bulunduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede azca da olsa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde yakarma edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğundan bu insanların dini hakkında hiçbir bilgiye haiz değildi. Selman (r.a) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede bulunduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen Hristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye’de bulunduğunu söylemişlerdi.

Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dönen Selman (r.a), başından geçen vakası babasına söyledi. Babası ise ona, görmüş olduğu dinde hiçbir hayrın bulunmadığını ve atalarının dininin, karşılaşmış olduğu dinden daha iyi ve üstün bulunduğunu söylemiş oldu. Selman (r.a) babasına karşı çıkarak, Hristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu mevzusunda onunla münakaşaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hıristiyanlarla bağlantı kurarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu vakit, kendisine haber vermelerini istedi. Bu şekilde bir kervan hazır olduğu vakit, kendisine verilen haber üstüne evden firar etti ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlığın esaslarını öğrenmeye başladı. Sadece bu rahib, fena bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat toplamış olduğu bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe doğal olarak oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı vakit; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, doğal olarak olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul’da bulunduğunu söylemiş oldu. Selman (r.a), Musul’a gidip, bu hiç kimseye doğal olarak oldu. Onun ölümü yaklaştığı vakit da ondan gene kimin nezaretine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üstünde bulundukları itikadta asla kimseyi tanımadığını, sadece, Nusaybin‘de bulunan bir âlime doğal olarak olabileceğini söylemiş oldu.

Selman (r.a) doğruca Nusaybine gitti. Nusaybin’deki rahibin yanında bir süre kaldıktan sonrasında, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Selman (r.a), gene kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum diyarında, Ammuriye’de bulunduğunu söylemiş oldu. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye’ye gitti. Ammuriye’de bir süre kaldıktan sonrasında burada yanında kalmış olduğu rahibin ölümü yaklaştığı vakit ondan da kime doğal olarak olacağı mevzusunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde doğal olarak olunabilecek bir kimsenin var bulunduğunu bilmediğini söylemiş oldu ve şöyleki ekledi: “Sadece bir peygamberin gelmesi yakındır. O, İbrâhim’in dini suretiyle gönderilecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber bulunduğunu belirten alâmetleri vardır: O, armağan edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu içinde da nübüvvet mührü bulunmaktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona katılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap.” (Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa’d, IV, 77-78; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 417-418).

Selman (r.a), burada bir süre kaldıktan sonrasında, Kelb kabilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında informasyon aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkması gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında beraber götürmesini istedi. Selman (r.a)’ın teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz’a doğru yola çıktı. Sadece, Vadil-Kura’ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)’a ihanet etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura’da hurmalıkları gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla beraber, Ammuriye’deki rahibin kendisine tarif etmiş olduğu yerin burası olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura’da bir süre kaldıktan sonrasında, efendisinin amcasının oğlu olan Kureyzaoğulları’ndan bir kimse tarafınca satın alınarak Medine’ye götürülen Selman (r.a), burayı görünce, hocasının kendisine bahsetmiş olduğu beldeye geldiğini anlamıştı.

Rasûlüllah (s.a.s) Mekke’de peygamberlikle görevlendirilip Medine’ye hicret edene kadar köle olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve devamlı meşgul tutulduğu ve özgür olarak kimselerle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olamamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Kuba’ya geldiği vakit Yahudiler, Evs ve Hacrec’in ona inanç etmesine kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardı. Selman (r.a), hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalmış olduğu sırada Yahudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selman (r.a)’ın sahibine (Evs ve Hacrec’i kastederek); “Tanrı Benu Kayle’ye lânet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke’den bu gün gelen bir insanın çevresinde toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar” dedi. Selman (r.a) şöyleki demektedir: “Ben kendi kendime; “bu kesinlikle o peygamberdir” dedim. O şekilde bir titremeye başladım ki; ağacın altında duran sahibimin üstüne düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekilde ağaçtan aşağı inip; “Ne diyor? Bu haber nedir?” diye sormuş oldum. Bunun üstüne efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; “Bundan sana ne! İşinin başına dön.” diye bağırdı. Ben ona; “Yalnız duyduğum bu haberin ne işe yaradığını idrak etmek istemiştim.” dedim. Akşam olunca Selman (r.a), biriktirmiş olduğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba’da bulunmakta olan Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına gitti ve ona; “Senin salih bir kimse bulunduğunu duydum. Yanınızda gereksinim sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum vakit, bu tarz şeyleri size vermemin daha iyi olacağını düşündüm.” dedi ve getirdiklerini Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına koydu. Rasûlüllah (s.a.s), ashabına; “Yiyin” dedi. Sadece kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmediğini görmüş olduğu vakit kendi kendine; “Bu alametlerin biridir.” dedi. Ondan sonra Rasûlüllah (s.a.s) Medine’ye geçti. Selmân (r.a) yeniden bir şeyler hazırlayarak Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığını, yalnız kendisine armağan olarak vermek istediğini söylemiş oldu. Onun sahabeleriyle beraber bunlardan yediğini görünce ikinci alametin de onda var olduğuna kani oldu.

Bir vakit sonrasında Selman (r.a) yeniden Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına gitti. Rasûlüllah (s.a.s) ashabıyla beraber oturmaktaydı. O, onlara merhaba verdikten sonrasında, Rasûlüllah (s.a.s)’in çevresinde dolaşmaya başladı. Onun, bilmiş olduğu bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlüllah (s.a.s) ridasını kaldırdı. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in sırtındaki mührü görmüş olduğu vakit Ammuriye’deki rahibin kendisine bahsetmiş olduğu mührün aynısı bulunduğunu anlamış oldu ve onu öperek ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s) onu yanına oturtarak halini sordu. Selman (r.a), oraya ulaşıncaya kadar başından geçen vakaları anlattığı vakit, Rasûlüllah (s.a.s) ve orada bulunan sahabiler bunu şaşkınlıklar içinde dinlemişlerdi. (İbn İshak, es-Sîre, Neşr: M. Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa’d, a.g.e., IV, 77-79; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), I, 351-352; Ahmed b. Hafız el-Hakemî, el-Kısasul-İslâmiye, (muhtemelen) Riyad 1976, I,187-189). Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’e geldiği vakit Arapçayı meramını anlatacak seviyede bilmiyordu. Onunla Farsçayı bilen bir tercüman vasıtasıyla konuşmuş olduğu rivayet edilmektedir. (Diyarbekrî, a.g.e., I, 352).

Selman (r.a)’ın İsfahan’daki köyünde başlamış olan ve Müslüman olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu vakaları Ahmed b. Hanbel, İbn Sa’d, İbnul-Tutsak ve ötekiler, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas’dan rivayet etmektedirler. İbn Sa’d’ın Kurre el-Kindî’den naklettiği başka bir rivayette ise Selman (r.a)’ın bu kıssası değişik bir halde anlatılmakta ve onun, İslam’a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan hocaların vasiyetleriyle, Hıms’a gittiği; gene buradan tavsiye üstüne Kudüse ulaşmış olduğu; burada kendisine tanım edilen zatı bulup ondan ilim öğrenim etmiş olduğu; bu kimsenin ona son peygamberin çıkacağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üstüne Hicaz’a doğru hareket etmiş olduğu ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafınca köle edilip Medine’de bir hanıma satılmış olduğu nakledilmektedir. (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 71-72; öteki rivayetler için bk. el-Başat, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).

İbnul-Hacer, Selman (r.a)’ın Müslüman olana kadar hakkında nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını telif etmenin güç bulunduğunu anlatmaktadır. (Askalanî, a.g.e., II, 62).

Selman (r.a), Hicret’in beşinci yılına kadar köle olarak yaşamıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede/şartlı azad edilme anlaşması bulunmasını söylemiş oldu. Selman (r.a), bunun üstüne efendisine giderek onunla, üç yüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukıye (1600 yüz dirhem) altın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üstüne Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: “Kardeşinize yardım edin. “ dedi. Sahabiler güçleri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona verdiler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: “Selman, git çukurlarını kaz. Dikmeye sıra geldiği vakit onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım.”dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla tamamladı. Rasûlüllah (s.a.s), bahçeye giderek tüm fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiçbir tanesi kurumamıştı.

Ondan sonra, Rasûlüllah (s.a.s) Selman (r.a)’ı yanına çağırarak, efendisine ödemesi ihtiyaç duyulan kırk ukıye altını ödemesi için ona yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (r.a): “Bu benim ödemem ihtiyaç duyulan miktarı iyi mi karşılar ya Rasulallah?” demekten kendini alamadı. Rasûlüllah (s.a.s) ona, “Ey Selman! Tanrı onunla senin borcunu karşılayacaktır” dedi. Selman (r.a) şöyleki demektedir: “Nefsim elinde olan Tanrı’a vallahi billahi ki, onunla kırk ukiyelik ödemem ihtiyaç duyulan miktarı ödedim”. Artık böylece Selman (r.a) hürriyetine kavuşmuş oluyordu. (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; İbn Sa’d, a.g.e., IV, 79-80; Diyarbekri, I, 468; İbnül-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, II, 419; onun azad edilmesi hakkında değişik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).

Selman (r.a)’ın katılmış olduğu ilk harp Hendek savaşıdır. Müşrikler, müttefiklerle beraber oluşturdukları on bin kişilik bir orduyla beraber Medine’ye doğru harekete geçtikleri vakit, Rasûlüllah (s.a.s), kent içinde kalmış olarak bir müdafa savaşı vermeyi kararlaştırmıştı. Sadece, Medine’nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum şehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Meydana getirilen istişareler esnasında Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’e, “Ey Tanrı’ın Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz vakit şehrin çevresinde bir hendek kazarak kendimizi savunurduk.” deyip hücuma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüştü. (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüş Rasûlüllah (s.a.s) tarafınca uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faaliyete geçilmişti. Selman (r.a), güçlü bir kimseydi ve kazı işinde oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selman (r.a)’ı sahiplenerek, “Selman bizdendir.” dediler. Bunun üstüne muhacirler; “Hayır Selman bizdendir.” demeye başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah (s.a.s); “Selman bizdendir. O ehl-i beytimdendir.” diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir. (Taberi, aynı yer; İbn Sa’d, a.g.e., IV, 83).

Selman (r.a), daha sonraki tüm savaşlarda Rasûlüllah (s.a.s) ile beraber bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine önlerine geldikleri vakit şehirle aralarındaki hendeği gördüklerinde şaşırmışlardı. Zira Araplar daha ilkin bu şekilde bir müdafa usulünden habersizdiler. Müşrikler, bu hendeği geçmeyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin görevi o denli büyük olmuştur ki, bundan dolayı Hendek savaşı olarak adlandırılmıştır.

Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın Halifeliği zamanında da Medine’de bulunmuştur.

Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran’ın kurtarılışı için harekete geçmiş olduğu vakit Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a) İran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu fazlaca iyi biliyordu. Ek olarak Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı.

İranlılar, Kadisi’ye yenilgisinden sonrasında Medain’de toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri vakit, karşıya geçmek için hiçbir şey bulamadılar. Sa’d b. Ebi Vakkas, karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağladıktan sonrasında, tüm orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir halde akan Dicle nehrine daldı. Sa’d (r.a)’in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa’d (r.a), yakarma ediyor ve Tanrı Teâlâ’nın dostlarına yardım edeceğini, dinini üstün kılacağını ve Tanrı Teâlâ’ya isyan eden bir topluluğun iyiliğe (İslâm’a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Nehrin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa’d (r.a)’a, Selman (r.a) şöyleki demekteydi: “İslâm yepyenidir. Tanrı, karaları iyi mi Müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Tanrı’a vallahi billahi ki Müslümanlar dereye iyi mi akın akın girmişlerse nehirden öylece akın akın çıkacaklardır”. Hakikaten Selman (r.a)’ın söylediği olmuş ve Müslüman ordusu asla yitik vermeden karşı kıyıya geçmişti. (Taberi, Tarih, IV, 11-12; İbnul-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, II, 511-512). İranlı askerler dehşet içinde, onların nehri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; “Şeytanlar geliyor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkaları değildir.” demekteydiler. (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaçarak Kisra’nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selman (r.a)’dı. O, surun önüne geldiği vakit, İslamın emrettiği şekilde onları üç kez Müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye çağrı etti. Selman (r.a) onlara şöyleki diyordu: “Ben de aslen sizden biriyim. Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eğer müslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara haiz olmuş olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak isterseniz, bizlere itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, ötekiler şeklinde sizinle savaşırız.” (Taberi, a.g.e., IV,14). Selman (r.a), meselenin Arapların Acemlere hâkimiyeti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, “Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor.” diyerek (İbn Hanbel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selman (r.a) ilk iki şartı kabul etmemeleri üstüne onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra’nın görkemli sarayı Müslümanların eline geçmiş oldu. (Taberi, a.g.e., IV). Daha ilkin Behuresirdekileri de o İslâm’a çağrı etmişti. Sadece buradakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak yenik edilmişlerdi. (Taberi, aynı yer).

Sa’d (r.a) Medâin’de karargah kurmuştu. Sadece buranın havası, İslâm askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (r.a), Sa’d’a haber göndererek, Müslümanların yaşamalarına uygun bir yer tesbit edilmesi için Selman (r.a) ile Huzeyfe (r.a)’ı görevlendirmesini istedi. Bu yer ile Medine içinde ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehrin bulunmamasını bilhassa altını çizdi. Bölgede araştırmalarda bulunan Selman (r.a) ve Huzeyfe (r.a), sonunda Kufe üstünde karar kıldılar ve burada ordugah şehri inşa edildi. (17/638) (Taberi, a.g.e., IV, 40-41; İbnul-Tutsak, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selman (r.a) İran’ın kurtarılışı için devam eden askerî harekâtlarda etken olarak rol almıştır. (Taberi, IV, 305; İbnul-Tutsak, el-Kâmil fit-Tarih, III, 132).

Selman (r.a), Hz. Ömer (r.a) döneminde Medâin valiliğinde bulunmuştur. Selman (r.a), Hicri 36 senesinde Medain’de vefat etmiştir. (İbnul-İmad, Şezerâtu’z-Zeheb, I, 44; İbn Hacer, a.g.e., II, 63; İbnul-Esîr, Tarih, III, 287; İbn Sa’d, a.g.e., VI,17). Sadece onun ölüm zamanı hakkında değişik rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a)’ın hilafetinin sonlarına doğru, 35 yada 37 senesinde vefat etmiş olduğu rivayet edilmekte; hattâ Hz. Ömer zamanında öldüğü de anlatmaktadır. (İbnul-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, II, 421). İbn Hacer, onun ölümü ile ilgili değişik tarihleri verdikten sonrasında, Enes (r.a)’den, İbn Mes’ud’un, ölüm döşeğindeki Selman (r.a)’ı ziyaret etmiş olduğu şeklindeki rivayeti kanıt alarak, İbn Mes’ud’un 34. yıldan ilkin vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (r.a)’ın ölümünün 33. yada 32. senesinde olması gerektiği görüşünü ileri sürmektedir. (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli yıl yaşamış olduğu şeklinde rivayetler bulunmakta ve raviler iki yüz elli yıl yaşadığının kuşku götürmez bulunduğunu söylemektedirler. (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; İbnul-Esîr, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421). İbn Hacer, Zehebî’nin rivayetlerini değerlendirdikten sonrasında, onun sadece seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir. (İbn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)’ın mezarı, Bağdad’ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunmuş olduğu yer Selman-ı Temiz (temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunmuş olduğu cami IV. Murad tarafınca onarım ettirilmiştir.

Selman (r.a), ilim, erdem ve zühd bakımından Ashabın en önde gelen simalarından birisi olup, Rasûlüllah (s.a.s)’e yakınlığıyla bilinmektedir. Hz. Aişe (r.an), şöyleki demektedir:

“Bir fazlaca geceler Selman (r.a) Rasûlüllah (s.a.s) ile yalnız kalırlardı. Bu beraberlik o denli sürerdi ki Rasûlüllah (s.a.s) hanımlarından birinin yanına bile girmezdi.” (İbnul-Tutsak, Üsdül-Ğabe, II, 420). Rasûlüllah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında onun ehl-i beytinden bulunduğunu ilân etmişti.

Hz. Ali (r.a) onun hakkında; “Ona evvelkilerin ve sonrakilerin bilimsel verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz.” demiştir. Başka bir vakit da: “O bizim ehl-i beytimizdendir. Aranızdaki konumu Lokman Doktor gibidir. İlk ve son kitabı öğrenim görmüştür. Sonu olmayan bir denizdir.” demiştir. Muaz (r.a) kendisine gelenlere bilimsel, aralarında Selman (r.a)’ın da bulunmuş olduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun bilimsel hakkında meydana getirilen övgüler Rasûlüllah (s.a.s)’in söylediği; “Selman ilme doyuruldu.” (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 85). Sözüne dayandırılmaktadır. Selman (r.a), Ebu Derdâ’ (r.a)’ın gece boyu namaz kıldığı ve devamlı oruç tuttuğunu görmüş olduğu vakit onu bundan alıkoyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması mevzusunda ısrar etmiş ve ona; “Üstünde gözünün hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Kimi zaman oruç tut, kimi zaman tutma; kimi zaman namaz kıl, bazan ara ver.” (bu tarz şeyleri nafile olan ibadetleri için söylemiştir). Ebu’d-Derdâ’ bu durumu Rasûlüllah (s.a.s)’e ilettiği vakit o; “Selman senden daha âlimdir.” dedi ve bunu üç kere tekrarladı (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 85-86).

Hz. Ömer (r.a), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin idaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selman (r.a)’a şöyleki sormuştu: “Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?”. Selman (r.a) ona şöyleki karşılık verdi; “Eğer sen Müslümanların toprağından bir dirhemden azca yada fazla bir para alır, sonrasında onu, haksız bir halde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun.” (Taberi, a.g.e., IV, 211; İbnu’l-Tutsak, Tarih, III, 59).

Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini bölme ederken, Selman (r.a)’a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, “Halifenin oğlu (Abdullah) üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor.” diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Oradakiler: “Selman, Rasûlüllah (s.a.s) ile Abdullah’ın katılmamış olduğu bir fazlaca muharebeye iştirak etmiştir.” diyerek cevapladılar (İbn Sa’d, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer (r.a), Fey gelirlerinden Müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Atâ’yı tesis etmiş olduğu vakit, Sahabiler için İslâm’daki öncelikleri ve katıldıkları savaşları göz önüne alarak bir gruplandırma yapmış olduğu; Selman (r.a)’ı, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile beraber olmadıkları halde Bedir ehlinden sayarak alacakları miktarı beş bin dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir. (Taberi, a.g.e., III, 614).

Rasûlüllah (s.a.s) şöyleki buyurmuştur: “Aden üç kişiyi özler. Ali, Ammar ve Selman” (Tirmizi, Menâkıb, 34).

Selman (r.a), son aşama mütevazi ve yetkin bir yaşam yaşamıştır. O, Medain’de vali bulunmuş olduğu ve bir çok devlet memurlarından fazla gelire haiz olmasına rağmen günlük yaşamı, son , aşama sadeydi. O, köle olduğu vakit iyi mi giyinir ve iyi mi gezerdiyse Medain valisi olduğu vakit da aynı hal suretiyle devam etmişti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanımayan birisinin, onun vali bulunduğunu anlaması mümkün değildi. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafınca gelen bir tüccar, üstünde alelade bir aba ile görmüş olduğu Selman’ı çağırarak yüklerini taşımasını istedi. O, asla tereddüt etmeden yükleri sırtına aldı ve insanla beraber yürümeye başladı. Onu o halde görenler, “Bu validir” dediklerinde adam; “Seni tanımıyordum” diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, “Hayır bu tarz şeyleri evine kadar götüreceğim” diyerek yoluna devam etti (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 88; buna benzer öteki bir vaka için bk. aynı yer).

Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife almalarına karşı hiçbir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstererek; “Emiriniz budur” diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)’ın tarafındaki adam ona, “Ey Ebu Abdullah! Şunların ne söylediğini görüyor musun?” dedi. Selman (r.a) ona şöyleki dedi: “Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa buyruk olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Zira onların duaları ile Tanrı Teâlâ içinde perde yoktur.” (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 87-88). Selman (r.a) fazlaca eli açık bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 420).

O, hiçbir vakit sadaka kabul etmemiştir. Bir çok vakit eline geçen parayla derhal et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve beraber yerlerdi (İbn Sa’d, IV, 9).

Selman (r.a), ölüm döşeğine yatmış olduğu vakit, ziyaretine giden Medain valisi Sa’d b. Malik ve Sa’d b. Mes’ud onu ağlarken buldular. Niçin ağladığını sorduklarında o şöyleki yanıt vermişti: “Rasûlüllah (s.a.s) bizlerden bir ahid aldı. Asla birimiz onu koruyamadık. O bizlere şöyleki demişti: “Sizin dünyadaki geçimliliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun “.

Onun bilimsel ve takvası öteki sahabileri de etkilemekteydi. Zira onu ziyarete giden Sa’d b. Ebi Vakkas, kendisine iyi mi davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını istemişti (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 90-91).

Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Medâin’de Bukeyre isminde bir hanımı vardı. (İbn Sa’d, IV, 92). Selman (r.a), Medine’deyken Hz. Ömer (r.a)’in kızını ondan istediği, fakat, Amr b. el-Âs’ın bu mevzuda Selman (r.a)’ı kızdırması üstüne bundan vazgeçmiş olduğu nakledilmektedir. (İbn Abdırrabbih, Ikdu’l-Ferid, Beyrut 1949, VI, 90). Sadece onun ailesi hakkında açık rivayetler bulunmamaktadır.

Sufiler, Selman (r.a)’ı Ashabul-Suffe ile beraber tasavvufun kurucularından biri olarak kabul ederler. Bir fazlaca tarikat silsilesi ona dayandırılmaktadır. O, Rasûlüllah (s.a.s)’in berberliğini yapmış olduğu için Futuvvet teşkilatına bağlı berberlerin piri olarak kabul edilmekteydi. Selman (r.a)’ın haiz olduğu haklı şöhreti, tüm Müslümanların ona karşı içten bir sevgi duymalarına sebep olmuştur. Sünnî müslümanlar onun adını büyük bir sevgiyle anarlar. Ehli beytten sayılması, Şiilerin ona karşı değişik bir ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Hacdan dönen Şiiler Kerbela’dan sonrasında onun mezarını ziyaret etmeyi dikkatsizlik etmezler. Ek olarak, Şiiler, Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkında rivayet olunan hadislerin çoğunu ona isnad ederler.

Gulat-ı Şia ekollerinde ise o, ilahî sudur esnasında Ali (r.a)’den derhal sonrasında yer alır. Nusayriler ise onu, üç gizli saklı harften biri kabul ederler. Nusayriliğin teslis akidesini ifade eden ayn, mim ve sin harflerinden ayn Ali’yi, mim Muhammed (s.a.s)’i, sin ise Selman’ı ifade eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab ise Selman’dır. Buna bakılırsa o Nusayrî teslis akidesinin kapısı (bab) olup, üçüncü had’dır. Durzîler ise, Kur’an’ın Selman’a vahyolunduğuna, Peygamberin Kur’an’ı ondan aldığına inanmaktadırlar. Bu ekoller, oluşturdukları inanç sistemlerinde öteki bir kaç sahabi ile beraber Selman (r.a)’ı temel unsur olarak kullanmışlar ve ona çeşitli fonksiyonlar yüklemişlerdir. Bu mezheplerin gerçekte mutedil Şia ile alakaları yoktur. Zira muhtevâlarındaki inanç prensipleri gözönüne alındığı vakit İslamî şahsiyetlerin isimlerini kullanarak putperest bir inanç sistemi meydana getirdikleri görülecektir. (bk. Şamil İslam Ans. Ömer TELLİOĞLU)

Merhaba ve yakarma ile…
Sorularla İslamiyet

Sorularlaislami… tarafınca Pt, 25/05/2009 – 00:00 tarihinde gönderildi

Reactions

0
0
0
0
0
0
Already reacted for this post.

Reactions

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir